Yanlış Sorulara Doğru Yanıtlar

“Yanlış soruları sormanızı sağladığı sürece şeytanın doğru yanıtlar için tasalanmasına gerek yoktur.”

Bu sayfa fetva sayfası değil. Öyle bir iddiam yok. Yalnızca “din” başlığı altında sorulan soruların pek çoğunun yanlış, hatalı, anlamsız veya gereksiz olduğuna, yanıtlamaya kalkanların da bu yanlışları düzeltmiyor olmalarına dikkat çekmek istiyorum. Sorunun yanlışlığı düzeltilmediğinde bunun zararını sorunun sorulduğuna tanık olan herkes görüyor. Her sorunun bir yanıtı hak ettiği gibi bir izlenim oluşuyor. Her sorunun yanıtının bir kaç paragrafa sığabileceği gibi bir izlenim oluşuyor. Soru sormanın “bedava” olduğu, yani bilginin her türlüsünün hiç bir bedel ödemeden hazır gelebileceği izlenimi oluşuyor. Düşünme eylemini gerçekleştirmeden de sorulara yanıt alınabileceği izlenimi oluşuyor. Düşünme eylemini gerçekleştirmeden de soru sorulabileceği izlenimi oluşuyor. Yalnızca yanıtların yanlış olabileceği, soruların yanlış olamayacağı izlenimi oluşuyor. Bunların hepsi yanlış izlenimler. Bir kaç örnekle yetiniyorum. Sizin de yanlış bir sorunuz varsa sorun (!), tartışalım. Veya bildiğiniz yanlış soru örneklerini paylaşın.

 

***

 

Şu caiz midir, bu helal midir? Siteyi arama motorundan bulduk, uzatmayın, kısa bir yanıt istiyoruz. Zaten arama motorunu yanıta hızlı ulaşmak için kullanıyoruz. Kuran’ı sizin kadar çalışacak zamanımız olsa çalışırdık herhalde, değil mi?

…Allah, zorluktan sonra bir kolaylık verecektir. 65:7

Demek ki, aslında, zorlukla birlikte kolaylık var. Aslında, zorlukla birlikte kolaylık var. 94:5-6

Zorlukla birlikte bir kolaylık bulunması, kolaylıkla birlikte bir zorluk bulunduğu anlamına da gelir, öyle değil mi? Bilgi edinmede kolaylık bulunmasının veya Kuran bilgisine kolayca ulaşmanın neresinin kötü olabileceğini mi merak ediyorsunuz? Herkesin anlayabileceği bir örnekle anlatmayı deneyeyim.

Bir ışınlama makinesi olsa da kabine girsek, düğmeye basar basmak kendimizi hedefte bulsak ne güzel olur, değil mi? Trafik kazası, uçak düşmesi gibi dert de yoksa zorluk bunun neresinde olabilir?

…Hoşlanmadığınız bir şey sizin için iyi olabilir ve hoşlandığınız bir şey sizin için kötü olabilir… 2:216

…Bunun, sizin için bir kötülük olduğunu sanmayın. Hayır, sizin için iyiliktir… 24:11

Ayetlerin bağlamlarına bakarak bu ilkelerin yalnızca özel koşullarda geçerli olduğunu sanmayalım. Alıntıladığım dört ayet, yaşamın her yerinde keşfedebileceğimiz genel bir ilkeyi anlatıyor. Daha basit düşünebilmek için ışınlama makinesiyle birlikte gelen teknolojik veya ekolojik zararları hiç yok sayalım. Yani bu makine kimseyi işsiz bırakmasın, doğal kaynakları tüketmesin, çevreyi de kirletmesin diyelim. Yine de kolaylıkla birlikte zorluk vardır. O zorluk da yol kullanmamaktır. Hedefe hangi yoldan ulaştığınızı bilmemektir. Işınlanarak gidip geldiğimiz iki noktanın arasına bizi bıraksalar yolumuzu bulamayız. A’dan B’ye nasıl gidildiği bilgisinden yoksun kalırız. Bunu alışkanlık edinirsek ışınlama hizmeti verenlere –para alsalar da almasalar da– bağımlı oluruz ki bu da kötüdür.

Kuran’ın anlamını onu okumayan birine aktardığınızda kötü bir şey yapmış olmazsınız. Ama sizin bu bilgiye erişmek için geçtiğiniz yolu bilmediği için, bilginizi aktardığınız kişinin bildiğiyle sizin bildiğiniz asla aynı olmayacaktır. Faiz konusunda yazdıklarım buna bir örnek olabilir. Ben faizin neden kötü olduğunu araştırdım ve yasağın gerekçesinin en azından önemli bir parçasını keşfettiğimi düşünüyorum. Bu, benim içtihadımı Kuran’da bildirilmemiş bu gerekçeyi araştırmamış olan kişinin içtihadına göre daha yetkin yapar. Veya ilgili ayetlerdeki sözcüklerin anlamlarına tek tek bakmış olmak değersiz değildir. Veya size “Kuran’da evrimden söz ediliyor” dememle, evrimden söz eden elli ayeti yüz elli sayfa boyunca tek tek yorumlamam aynı şey değildir. Veya başka bir örnek; evlenip boşanmış ve bu süreçte Kuran’daki ayetleri uygulamaya çalışmış kişi, boşanmayla ilgili ayetlerin nasıl anlaşılması gerektiğini evlenmemiş ve boşanmamış bir kişiden daha iyi yorumlayabilir. Veya başka bir örnek; İbrahim kuşları kendisine alıştırmasaydı, Sorgu Günü insanların nasıl toplanacağını bu denli iyi anlamayacaktı. Muhammed herkesten çok çalışmasaydı Kuran’ı bu kadar iyi öğretemeyecekti. Bu harcanan çabalar söylenti veya duyum ile tanıklık arasındaki farkı belirler. Arama motoruna yazarak veya hızlı yanıt isteyerek birkaç saniye içinde öğrenmek isteyen kişi söylentiye razı olmuş demektir. Yaşam kalitesi de bu düzeyde olacaktır (Kuran ölçütüne göre).

Işınlanan kişi yalnızca kabine binmiş ve hedefte inmiştir. Arama sitesine sorup da yanıtı anında alan (aldığını sanan) da buna benzer. O bilgiye ulaşan yolun bilgisinden habersiz olursunuz. Onun için arama sitesi veya Kuran öğretmeniniz veya fetvacı hocanız veya size hazır hap bilgi veren kişi veya ışınlama hizmeti veren kişi sizi aldattığında, bundan habersiz olursunuz. İki noktayı bağlayan bağlantılara egemen olamazsınız. Bilgelik sürekli ışınlanmak da değil, sürekli yürümek de değildir; hangisini ne zaman kullanacağını bilmektir.

O iki noktayı birleştiren yol boyu, size başka bağlantılar sağlayacak bir nimettir aynı zamanda. Çobanın deneyimi, kırda hayvanla geçirdiği zaman bile değersiz değildir. Besi çiftliği sahibi olması ve boşalan zamanı onun için bir kolaylıktır ve bu kolaylığın para dışında bir maliyeti kesinlikle olacaktır. Bırakın ışınlanmayı, sesli navigasyon sistemlerini kullanmaya alışmış kişilerin bile artık yol bulamadıklarını, harita okuyamadıklarını görmüyor musunuz? Kolaylık ve zorluk bir aradadır. Işınlanırsanız yol öğrenemezsiniz. Kendi başınıza kaldığınızda yolunuzu bulamazsınız. Yeni yollar bulamazsınız. Bağımsızlığınız azalır.

“Her diyetisyen, her doktor ayrı bir şey söylüyor, ne yiyeceğimizi şaşırdık…”

“11 Eylül’le ilgili kırk türlü komplo kuramı türedi. Ben artık hangisine inanacağımı bilemiyorum…”

“Biri küresel ısınma insan kaynaklıdır diyor, öteki doğaldır diyor. Bunların ikisi de meteorolog, hangisi doğru söylüyor?”

“Falanca hoca Kuran yeter diyor, filanca hoca sünnetsiz olmaz diyor. Bunların hangisi Müslüman şimdi? Ben en iyisi dinden uzak durayım, kendi bildiğim gibi yaşayayım…”

…der durursunuz ömrünüz boyunca. 27.08.2018

 

***

 

Epikür’ün Sözde Paradoksu veya Kötülük Problemi

Söylenti odur ki Epikür çok da berrak düşünemeyen bir amcamızmış. Şöyle saçma sorular sorarmış:

  • Tanrı kötülüğü engelleyemez mi? Madem engellemek elinde, engellemediği için iyi olamaz.
  • Tanrı kötülüğün olmadığı bir evren yaratamaz mıydı? Madem elindeydi ama yaratmamayı seçti, o zaman Tanrı iyi olamaz.
  • Tanrı özgür iradenin olduğu ama kötülüğün olmadığı bir evren yaratamaz mıydı? Yaratmamayı seçtiğine göre iyi olamaz.

Epikür amcanın sorularını yanlış sorular sınıfına sokmak zorundayız. Çünkü bu sorular “Tanrı kaldıramayacağı taşı yaratabilir mi?” sorusundakine benzer mantık hatası içeriyorlar.

Breh breh… Ne derin bir muamma.

Aklımız bir görelilik makinasıdır. Bilgi dediğimiz şeyi, göreliliği kullanarak oluşturuyoruz. Bu sayfanın beyaz olduğuna, yanıbaşındaki görece karanlık renkleri görerek karar veriyoruz. Aslında tanım yapmak dediğimiz şey de bir karşılaştırmanın sonucudur. Kağıdı tanımlarken onu saca, öbür düzlemlere benzetiriz. Odun liflerinden oluştuğunu söylerken onun metalden farkını ve öbür lifli maddelere benzerliğini anlatmış oluruz. Sözlüklerde her sözcüğün karşısında daha fazla sözcük bulunur çünkü bir şeyi anlatmanın tek yolu başka şeylere benzeyen ve benzemeyen yönlerini bildirmektir. Türkçede “an” sözcüğü tarlaların çevresini çeviren çalı ve taş çitleri anlatır. Yani bir şeyi “an”ladığımızda onun çevresini kuşatır ve geri kalan kavramlardan ayırmış oluruz. Bu, göreliliktir. Işığı ancak gölgenin varlığında görebiliriz. Zevk dediğimiz, acının yokluğudur.

Neyin iyi, neyin kötü olduğuna da görelilikle karar veriyoruz. Önümüzdeki iki seçenekten ikisi hakkında hissettiklerimiz bize vicdanımızın sesi veya iç ses benzeri adlandırdığımız duygulanımlar olarak belli olur. İdeal koşullar altında, daha iyi hissettiren kararı veririz. Bir şeyin iyi veya kötü olarak tanımlamamıza yol açan, öncelikle onu başka seçeneklerle karşılaştırabiliyor olmamızdır. Bu karşılaştırmayı yapamadığımızda bir şeyin iyiliğine veya doğruluğuna karar vermekte güçlük çekeriz. Örneğin insanın hatıralarının veya aklının bir bilgisayara yüklenebilmesi iyi midir? Bu konuda daha önce kafa yormamışsak, olası sonuçlarını bilmiyorsak, benzer olgularla karşılaştıramıyorsak; yani sayfanın beyaz olduğunu bize gösterebilecek griler yoksa çevrede, karar vermekte bocalarız.

Şimdi özgür iradenin ne olduğuna gelelim. Yaptığımız bütün seçimler görelilik ilkesine göre biçimleniyor ise, yani görece iyi olanı seçmeye eğilimliysek, göreliliğin, yani farkın bulunmadığı bir evrende özgür irade olabilir mi? Şimdi bir an Epikür amcanın zihnine girip komşunun çocuğuna kötülük yapamadığımız bir evren düşünelim. Canını acıtamıyoruz, kötü söz söyleyemiyoruz. Ona ahlaksızlığı öğütleyemiyoruz. Seçeneklerimiz neler olabilir? Başını okşayabiliyoruz, gülümseyebiliyoruz, iyi bir şey söyleyebiliyoruz, meyve ikram edebiliyoruz vb. Özgür irademiz var, bunlardan hangisini seçeceğiz? Bu soruyu sorar sormaz bu seçenekleri karşılaştırıp en iyisine karar vermeye çalıştınız, değil mi? Peki gülümsemek, başını okşamaktan neden daha az iyi? Çocukla ömür boyu bütün ilişkimizin ona gülümsemekten ibaret olduğunu düşünün. Hiç konuşmuyoruz, ikram etmiyoruz, başını okşamıyoruz. Adam büyüyüp koca adam oluyor ve tek yaptığımız ona gülümsemek. Şimdi bu seçenek pek iyi görünmedi, değil mi? İyilik ve kötülük arasındaki çizgi bulandı birden. Çünkü o çizgiyi hep karşılaştırma yaparak çizdik zaten. Beterin beteri vardır… Kimse bir ana kadar özverili olamaz… Benzer şeyleri söylerken iyiliğin ve kötülüğün derecelerinden, yoğunluğundan söz ediyoruz aslında. Yani görelilikten. Kötülüğün var olmadığı bir evrende her şey eşit ve her şey aynıdır. O evrende özgür irade olamayacağı gibi tanım da olmaz. Yani bilgi olmaz. Hayvanların ve bitkilerin evreninde kötülük yoktur örneğin. En gelişmiş hayvanlara konuşmayı öğretemiyorlar çünkü onların tanım yapma yetileri yok. Tanım yaptığınız anda farkların bilgisine ermiş olursunuz. “Adem’e şeylerin adlarının öğretilmesi” budur. İnsanı insan yapan tanım yapabilmesi, yani şeylerin görüntülerini zihninde oluşturabilmesi, yani şeyleri adlandırabilmesi, yani şeylerin farklarını ve benzerliklerini bilmesidir. Farkları ve benzerliklerin, yani göreliliğin bilgisi bizde olduğu için özgür irademiz var.

Kötülüğün olmadığı bir evren insandan önce zaten vardı. Kötülük, insanın yaratılmasıyla ortaya çıktı. Tanrı’nın kötülüğün olmadığı bir evren yaratması demek, insansız bir evren yaratması demektir. Çünkü insanı insan yapan zaten kötülüğü seçebiliyor olmasıdır. Yani insanın tanımı budur. Bunun için iyiyi seçme çağrısına ısrarla duyarsız kalanlar Kuran’da hayvana benzetiliyorlar (7:176). Sonra da “daha da kötüdür” deniyor çünkü hayvanın seçeneği yoktur; bu insanlar sahip oldukları seçim olanağını kullanmayarak tasarımlarına ters iş yapıyorlar.

Epikür’ün sorusu, özgür iradenin tanımıyla çeliştiği için yanlış bir sorudur. Tanımları yerine koyarsak soru şöyle olacaktır: “Tanrı iyiyle kötü arasında seçim yapılabildiği ama kötülüğün olmadığı bir evren yaratamaz mıydı?”

Epikür amca hiç düşünmüyor “Küçükken anam, babam beni hiç azarlamadılar mı, bana hiç tokat atmadılar mı, cezalandırmadılar mı?” diye. Bunları yapan bir ana-babanın iyi olduğunu, bunları iyi olmak için yapabildiğini sanki bilmiyor. Ana-baba bunları bazen belki içi acıyarak ama çocuğun iyi olmasını isteyerek yapar, çünkü çocuğun iyiyi ve kötüyü öğrenebilmesi, ayırt edebilmesi gerekir. Kimi zaman da çocuğun canının yanacağını bilseler de hata yapmasına göz yumarlar, çünkü acıyı deneyimlemesi çocuğa çok daha büyük kötülükten korunmayı öğretir. Tanrı, Adem’in canının yanmasına izin verdi çünkü Adem’in iyiliği öğrenmesinin, iyi olmasının yolu buydu. Karanlığı görmeyen ışığa şükredemez.

Eğer Epikür ve kafadarları Tanrı’nın insanı yaratmasından rahatsız iseler, yani içlerinden “insan yaratılmasaydı keşke” diye geçiyorsa özgür iradeleriyle bu dileklerini gerçekleştirmeye kendilerinden başlayabilirler. Bu durumda zaten çözülmesi gereken bir sorun veya yanıtlanması gereken bir soru yoktur. Yok, varlığa gelmiş olmaktan memnunlar ama bunun nedenini merak ediyorlarsa bu ayrı bir sorudur. Ve fakat 2:30’la başlayan bölümü okursak, daha Kitap’ın başlarında bunun yanıtı olmayan bir soru olduğu bize açık ediliyor. Allah hiç bir şeye gerek duymayan değil midir (1:2, 39:7)? Gereğin olmadığı yerde gerekçe de olmaz, dolayısıyla “Tanrı neden yaratıyor?” sorusuna verilen bütün yanıtlar yanlıştır! Allah hem önce, hem de sonradır (57:3). Yani bütün nedenlerin ilki ve bütün sonuçların sonuncusudur. Nedensellik zincirinin dışıdır. Nedensiz ve sonuçsuzdur, zamanın ötesindedir. Ölüm ötesi var oluş zamansızdır; zaten ilgili ayetler bir son, sınır bildirmez. Zamanın olmadığı yerde nedensellik de olmaz, dolayısıyla Tanrı’nın neden yarattığı sorusuna verilen bütün yanıtlar yanlıştır. Bu soru, nedenselliğin neden var olduğu sorusuna benzer. “Yokluk neden yoktur?” … “Sonsuz sayıda sayının sonuncusu kaçtır?” … Biraz uğraşsak her birimiz aynı mantık hatasını içeren bir sürü soru kurgulayabiliriz. Hatta kötü niyetliysek bunları ciddi sorularmış gibi insanlara yöneltebilir, onlar kafa karışıklığı içinde zamanlarını ve kendilerini tüketirken düştükleri duruma bıyık altından gülebilir, eğlenebiliriz. “Tanrı dört yaşındaki çocuğu neden kanser ediyor?” ve benzeri sorular ilk bakışta anlamlı gibi gelse de, ya “Tanrı kötülüğü neden yaratıyor?” sorusuna denktir ki yanıtını verdim; ya da “Tanrı neden yaratıyor?” veya “Varlık neden var?” sorularına denktir ki yanıtı yoktur. O zaman yanıtı olmayan sorularla kendinizi parçalamaktan daha iyi bir işiniz varsa yapacak, özgür iradenizle onu yapmayı seçin.

Not: Bu verdiğim yanıt “iyilik de kötülük de içinde” veya “gerçeklik bir değildir, herkesin algısına göre oluşur” diyen gizemci /ruhçu /New Age’ci /Diyalog’cu sahtekarların boş retoriğini anımsatmış olabilir. Taban tabana karşıt şeyleri söylüyoruz. İyilik de kötülük de gerçektir ve herkese göre aynıdır. Nesnel gerçeklik bir tanedir. Tanrı bir tanedir. Gerçeklik sana göre, bana göre değişen bir şey olmadığı için iyilik de kişiye göre değişmez, evrenseldir. Ahlakî farklılıklarımız zenginliğimiz değil, sefilliğimizdir. 04.04.2018

 

***

 

Din neden karışık?

Bak bakalım karışık mı:

“Din çok karışık.” Karıştırmak isteyene, sahtekarlara, komploculara, sömürgenlere uyacaksak her şey karışık.

 

 ***

 

Cennette cinsel ilişki var mı?

Soruda biri küçük, biri büyük iki yanlış var. Birincisi, cennet özel bir ad değildir, Arapçada bahçe demektir. “Bahçede cinsel ilişki var mı?” biçiminde olmalıdır. Bahçe deyince kafalar karıştı, “Hangi bahçe?” dediniz, değil mi? Elbette ölümden sonraki bahçe kast ediliyor. Kuran’ın ölümden sonra bulunacağımız bambaşka ortamın bu dünyanın kavramlarıyla anlatılıyor. Ama baştan savma ve çeviri tekniğine uyulmadan yapılan çeviriler pek çok inceliği örtüp anlamayı aşırı derecede zorlaştırıyor. Evrenin yok edilmesinden sonra yaratılacak yeni evrenin bu evrene benzemeyeceği Kuran’da açıkça söylenmesine rağmen ısrarla görmezden geliniyor:

O gün, yeryüzü başka yeryüzüne, gökler de başkasına dönüştürülür. 14:48

Bu evren bizim bildiğimiz evrene benzemeyecektir:

Ve sana, dağları soruyorlar; şunu söyle: “Benim Efendim, onları ufalayarak savuracaktır! Yerlerini dümdüz ve bomboş bırakacaktır! Orada, ne bir eğrilik ne de bir tümsek görmeyeceksin!” 20:105-107

Gökleri ve yeryüzünü yaratanın, onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi?… 36:81

Kuran, bizim bu evrene hiç benzemeyen öteki evrende olacakları elbette bu evrenin sözcükleriyle anlatacaktır. Onun için mesel (benzer, örnek) sözcüğünü kullanıyor:

Sorumluluk bilinci taşıyanlara sözü verilen cennetin örneği şudur: Altlarından ırmaklar akar; meyveleri ve gölgeleri süreklidir… 13:35

Ateşin acısını da, bahçenin mutluluğunu da ancak benzetmelerle anlayabiliyoruz. Kesin bilme diye bir şey yok çünkü bu evrenin kavramları öteki evreni anlatamıyor:

Hiçbir benlik, yaptıklarına karşılık, kendisi için hangi göz aydınlığının saklandığını bilmez. 32:17

İnsan da öteki evrenin yasalarına göre, buna hiç benzemeyen bambaşka bir yaratışla yaratılacak:

Aslında, onları, yepyeni bir yaratılışta yaratacağız… 56:35

Sizi, benzerlerinizle değiştireceğiz ve bilmediğiniz bir biçimde yeniden yaratacağız. 56:61

Kesinlikle, katmandan katmana geçeceksiniz. 84:19

Cinsel ilişki bu evrenin olgusudur. İnsan üremek zorundadır ve her hayvanda olduğu gibi insana da üreme zevki ve hırsı verilmeseydi soyu sürmezdi. Üreme veya hırsları doyurma gereksinimlerinin olmadığı bambaşka bir evrende cinselliğin var olup olmadığını sormak saçmadır. Kitap’ı okumamakta diretenler, yaşam enerjisini Kitap’ı okuyup da onu gizlemek için tüketenlere oyuncak olurlar. İkisi de kaybeder.

 

***

 

Tecvitli okumayı bilmiyorum ama babamın ruhuna hatim göndermek istiyorum. Ama parayla okutmanın doğru olduğundan da emin değilim. Kendim mi okumalıyım, hocaya mı okutmalıyım?

Sorunun yanlışlık şiddeti, ayetlere göndermede bulunarak yanıt vermeyi engelliyor. Soru sahibi Kuran’dan hiçbir şey işitmemiş olduğu için Müslüman olmadığını bilmediği gibi, ayetlere yapılacak göndermelerin ne anlama geleceğini de büyük olasılıkla anlamayacak. Soru sahibinin her şeyi bir kenara bırakıp Kuran’ın Türkçesini okumayı denemesi gerekiyor. Kendisine saygısı varsa, önce Kuran’a güvenip güvenmediğine karar vermeli ve soracağı soru varsa ondan sonra sormalı. Kitap’ı okumamakta diretenler, yaşam enerjisini Kitap’ı okuyup da onu gizlemek için tüketenlere oyuncak olurlar. İkisi de kaybeder.

 

***

 

Kredi kartıyla kurban kesilir mi?

Soru, iki yanlış varsayımda bulunduğu için yanlış. Birincisi, kurban kesilmesi gerektiği varsayımı. Kuran böyle bir şey buyurmuyor. Bkz: https://gerceginkitabi.wordpress.com/2017/08/22/kuran-baglisi-kurban-keser-mi/
İkincisi, kredi kartı kullanmanın bir Müslüman için olağan bir şey olduğu varsayımı. Faiz yemek de, faiz ödemek de kötüdür. Faiz yiyen ve bütün yeryüzünü sömüren, başka kötülüklere de yol veren bankalara para kazandırmaktan olabildiğince kaçınmalı, eğer olanağı varsa bankadan bütünüyle kopmalıdır. Giriş düzeyinde bilgi için bkz: https://gerceginkitabi.wordpress.com/2016/06/01/kuran-baglisi-birikimini-nerede-saklar/
Bu konuda giriş düzeyinde bilginin yeterli olmayabileceğini de belirteyim. Öğrenmeye üşenenden Müslüman olmaz.

 

***

 

Şahadet getirmeyen Müslüman sayılabilir mi?

Kuran’da “Allahuekber” geçmediği gibi, şahadet cümlesi de geçmez. Önce kitapta olmayan bir şeyi türetip, sonra da bu türetimi İslam’ın koşulu yapmak yanlıştır. Ardından yapılan ikinci hata, farklı onca cümle kurulabilecekken, Müslüman olduğunu kanıtlama cümlesi olarak Kuran’da münafıkların söylediği cümleyi seçmektir (bkz. 63:1). Eşzamanlı üçüncü hata, Kuran’da Müslümanlığa giriş cümlesi sayılabilecek hazır bir cümle varken onu kullanmamaktır: “Duyduk ve boyun eğdik” (2:131,285, 5:7, 24:47,51…). Dördüncü ve belki en büyük hata, Müslümanlığının kanıtının yapılan iş değil, kolayca seslendiriliveren bir cümle olacağını düşünmektir. Dördüncü hatayla ilgili olarak bkz: https://gerceginkitabi.wordpress.com/2016/10/02/kurandaki-dualar-ve-konusmalar-simgeseldir/

 

***

 

İmamların Müslüman olmaları şart mı?

Soru yanlış değil ama gereksiz. Bu gereksizliği bulmak için imamın yaptığı iş nedir, onu düşünelim. İmam namaz kıldırır. Yani yabancı dilde bir şeyler söyler, eğilir, yere kapanır ve ayakta durur. Yabancı dilde söylediği şeyler hep aynıdır. Bu durumda söylenecek şeyleri bir müzikçalara da söyletebiliriz. Eğilmesi ve yere kapanması da zorunlu değildir; cemaatte hemen herkes bunların zamanlamasını bilir. Ama camilerin konuyu bilmeyenlere kapalı bir yer olmaması istenir. Bu yüzden bu hareketlerin görülebilmesi iyidir. Bunun için de ışıklı göstergeler veya ekranlar kullanılabilir. Yani imamın işini bir dizi video kaydı rahatlıkla, hatta insana özgü sınırlamalar nedeniyle imamdan daha iyi yapabilir. Bu durumda video kaydının Müslüman olup olmadığını sormak gereksizdir.

 

***

 

Namaz Türkçe olabilir mi?

Bu soru da yanlış değil ama alabildiğine gereksiz bir sorudur. Soruya soruyla yanıt verelim: “Hocam, hutbe Türkçe olabilir mi?”

 

***

 

19 sistemi Kuran’ın Tanrı sözü olduğunu bilimsel /ampirik olarak kanıtlar mı?

Son yıllarda Türkiye’de, genç kuşakta ve iletişim halinde bulunduğum çevrede sıkça sorulan bir yanlış soru. Her soru aslında bir önermedir. “Evin yeşil mi?” diye sorduğunuzda, soruyu yönelttiğiniz kişinin bir evi olduğunu söylemiş olursunuz. Evi olmayan birine yönelttiğinizde bu soru, yanlış soru olur. Yukarıdaki soruyu sorduğunuzda aslında Kuran’ın Tanrı sözü olduğunu gösteren ampirik (gözleme dayalı), bilimsel bir kanıta gerek olduğu varsayımında bulunmuş oluyorsunuz. Gerek yok, onun için soru yanlış.

Diyelim ki Kitap’ın elçi sözü olduğunun gerçek bir kanıtını bulduğunuzu düşünüyorsunuz… Hemen arkasından Tanrı’nın varlığının bilimsel kanıtı istenecektir. Öyle ya, eğer Tanrı diye bir şey yoksa onun elçisine ait kanıtların bir anlamı yoktur. Tanrı’nın varlığının bilimsel kanıtı yoktur, olamaz çünkü bu evrenle sınırlı olmayan, bu evrenin sınırları içinde olmayan bir şeyin varlığını bilimsel yöntemle, yani deney ve gözlemle kanıtlayamazsınız. “İçinde” sözcüğü vurgulu çünkü aşkın olan, yaratılmışa benzemeyen Allah’ın bir büyüklüğü, dolayısıyla sınırı yoktur. Bütün yaratılmışların yer ve zaman boyutunda sınırı vardır, şeyler bu sınırlara gönderme yapılarak tanımlanabilir. Yer ve zaman dediğimiz şeylerin kendileri de sınırlıdır. Tanrı’yı evrenin içinde kabul edersek onu yer ve zamanla sınırlamış oluruz. Yer de, zaman da, hatta sınır da yaratılmıştır. Tanrı’yı evrenin dışında kabul edersek bu kez onu evrenin mutlak egemeni olmaktan alıkoyar, üstelik yine sınırlamış oluruz. Çünkü dış dediğimiz şey “”i kapsamaz, içten geriye kalandır. İnsanın zihni de yer ve zamanla sınırlı olarak var olur, yani Tanrı’nın “ne”liğini veya “nasıl”lığını bütünüyle kuşatamaz. Sezebilir, çıkarsayabilir, varlığını bilebilir ama kuşatamaz. Kuran’da Allah’ın niteleme sıfatlarıyla anılmasına karşın bunlara Allah’ın adları denmesinin nedenlerinden biri bu olmalı. Çünkü Tanrı, şeylerden bir şey değildir; bir türün örneği değildir; bir varlık sınıfına ait değildir; bir tür adla (cins isimle) anılamaz. Bir başka deyişle benzersizdir. “Bu kırmızı bir elmadır” diyebildiğimiz gibi “bu esirgeyici bir tanrıdır” diyemeyiz. Ancak “O, esirgeyicidir” diyebiliriz veya “O, Tanrı’dır” diyebiliriz. Normalde sıfat olan esirgeyici sözcüğü, bu ayrıcalıklı durumda ad olur. Çünkü Tanrı’ya ait ve bu sıfatın tanımlayabileceği bir tür ad yoktur.

Bir varlık kategorisine girmeyen, kendisi bir varlık kategorisi oluşturmayan şey bilimsel yöntemin konusu değildir. Bu, Tanrı’nın varlığının herhangi bir yolla kanıtlanamayacağı anlamına gelmez. Bilgiye ulaşmanın pek çok yolu vardır, bilimsel yöntem bunlardan yalnızca biridir. Modernist yaşam biçimi sanki bilgiye ulaşmanın tek sağlam yolu bilimsel yöntemmiş gibi bir izlenim oluşturmakta veya bu fikri aşılamaktadır. Bundan dolayı özellikle eğitimli (modernizmin ürettiği bilgiyle fazlasıyla beslenmiş, ondan fazlasıyla etkilenmiş olan) kent insanı, bir şeyin varlığına inanma kararını verirken ampirik /pozitivist kanıtını aramaya eğilimli olur. Oysa eğitimli olsun eğitimsiz olsun, köylü olsun kentli olsun hiçbir insan yaşamını bütünüyle ve yalnızca bilimsel bilgiye dayalı olarak sürdüremez. Bilimin yaşamı kaplayabileceği sanısı modern bir mitolojidir. İstersek bilim adamı olalım, bütün gün boyunca verdiğimiz sayısız kararın çok ama çok azını bilimsel olarak veririz. Çünkü kısacası başka türlü yaşanmaz. Fırıncının rafındaki sarı şeyin ekmek olduğunun, kırmızıdan sonra yeşil yanacağının, ananızın gerçekten ananız olduğunun bilimsel kanıtını ararsanız yaşayamazsınız, bu kadar basit. İki yüz bin yıldır böyle yaşamıyoruz zaten.

Tanrı’nın varlığı ancak felsefi olarak kanıtlanabilir. Yani mantıksal olarak kanıtlanabilir. Sezgi de geçerlidir ki zaten sezgisel olanla mantıksal olanın ayrımı biraz bulanıktır. Bunun örneklerini çokça duymuşuzdur. “Hiçbir şey kendiliğinden varlığa gelmez”, “Varlığın kendisi, var edici iradenin varlığını gerektirir” vb. doğal ve aslında son derece yeterli mantıksal kanıtlar (veya tek bir kanıt) bulunur; yeterince yazılıp çizilmiştir. Bu kanıtları çürütüyor gibi görünen tanrıtanımaz (ateist) savlar başlıca iki şaşırtma yöntemine dayanır:

Biri kavramları, sözcükleri birbirine karıştırmak veya kelime oyunu yapmak, yani mantıksal safsata yapmak.

Öbürü, mantığın dışına çıkıp bilimsel (ampirik) kanıt aramakta ısrar etmek.

Bir de dalga geçmek var ki bu bir şaşırtma yöntemi bile değildir, saymıyorum…

Burada konu bu olmadığı için savları sayfalarca çözümleyecek değilim. Kuran’a göre her insana yaptığının karşılığını verecek olan Tanrı’nın (tanıma dikkat) varlığını bilmek için sezgi bile yeterlidir, elçi ulaşması gerekmez (2:249, 9:118, 69:20, 72:12…).

Allah’ın varlığının bilimsel kanıtını arama şaşkınlığının ana akım tanrıtanımazlığın başlıca “dayanağı” olduğu bir ortamda, bilimsel yöntemin bir yaşam biçimi olamayacağını unutursak, Kuran’ın veya bir başka kitabın elçi sözü olduğunun bilimsel kanıtını arama hatasına düşeriz. Oysa annemizin gerçek annemiz olup olmadığının deneysel kanıtını aramaya gerek duymama nedenimiz Kuran için de geçerlidir. Veya geçerli olduğu ölçüde Kuran’a güveniyoruz (=iman ediyoruz) demektir. Anneniz her koşulda sizin iyiliğinizi istediği konusunda neredeyse sonsuz bir güven aşılar ve bu size yeter. Kuran /Elçi /Muhammed size güven aşılamıyorsa deneysel kanıt aramanız boşunadır. Muhammed’e “Doğaüstü bir şey başar da senin elçi olduğuna güvenelim” (2:118, 6:8-9,35, 11:12, 13:31, 14:10-11, 17:90-93, 23:24, 25:7, 28:48, 41:14, 43:53…) diyenler de buna benzer biçimde içerikle tatmin olmayıp deneysel kanıt aradılar. Onlara böyle bir kanıt gösterilmedi…

Sorunun yanlışlığını böylece düzeltmiş oluyorum.

Bu durumda “19 düzenini keşfettim, Kuran’a güvenim arttı” diyenleri nereye koyacağız? Birincisi, bence bu iddialı bir söz. Bunu söyleyenlerden kimisiyle konuştum, Üzerinde 19 Var kitabını okumadıklarını söylediler. Kimisi de harfleri kendisi saymadığını, aktarılan sayım sonuçlarından kuşkulanmanın aklına gelmediğini söyledi. Gereken çalışmayı yapmadan size aktarılana nasıl güveniyorsunuz? Eğer bu sizin için önemli bir şeyse aktarıma gözü kapalı güvenmeyip sınamanız gerekir. Sınamadı iseniz bu sizin için gerçekten önemli ve yaşamsal bir sorun değil demektir. Veya içinde bulunduğumuz (buna kendimi de katıyorum) tembelleştirici koşulların neden olduğu uyuşukluğun etkisiyle, önemli kararların da kolayca, yorulmadan verilebileceğini düşündünüz. Öyleyse bir kez daha düşünün ve gereken çalışmayı yapın. Yapmazsanız bu sizin için yalnızca bir haber olur, tanıklık değil.

Şimdi, tanık olan azınlığın durumuna gelelim. Kuran’ın elçi sözü olduğuna biraz güvenmişler, sonra da matematiksel kanıta tanık olduklarında (veya olduklarını düşündüklerinde) bu güven biraz artmış olabilir. Ben bunu Kuran’da keşfettiğim küçük ilginçliklerin benim güvenimi artırmasına benzetiyorum. Anlamsal ve anlatımsal ilginçliklerden söz ediyorum, matematiksel değil. Her biri beni biraz daha “ikna” ediyor, üst üste yığılarak bir bütün oluşturuyor. Hani, arkadaşınızın veya eşinizin sizin için yaptığı küçük iyilikleri ve fark ettiğiniz erdemli ayrıntıları bir araya getirirsiniz ve ona gözünüz kapalı güvenebileceğinize biraz daha emin olursunuz ya, onun gibi. 19 düzeninin keşfi de böyle bir adım, bir aşama olabilir. Ama dev bir adım veya daha önce sizi kitaba yaklaştırmış olan ikna edici etkileri solda sıfır bırakacak bir devrim olamaz. 19 düzeni iddialarını kısaca eleştirirsem bunun nedenini de söylemiş olacağım.

Bir önemli konu, sözcük sayılarının da 19 düzeninin bir parçası olduğunun öne sürülmesi. Rashad Khalifa da, Edip Yüksel de savlarını sunmaya “Elif Lam Mim”den başlıyorlar. İyi de, Elif Lam Mim’in anlamı, bu kişilerin öne sürdüklerine göre harf sayılarıyla ilgiliydi; konu ne zaman sözcük sayısına geldi? Sözcük sayılarının da 19’la ilgili bir düzen tutturması gerektiği gibi bir işaret hiç olmadı ki, iki ayrı konuyu birbirine karıştırıp çorba ediyorlar. Sözcük sayılarında bir düzen varsa, geceyle gündüzün, bahçeyle cehennemin sayısı eşitse bu ayrı bir ilginçlik olabilir ama bunun 19 düzeninin mantıksal devamı sayılması için bir gerekçe yok. 19 düzeni anılırken sözcük sayılarından söz ederek kafa karıştırmaktan vazgeçilmesi gerekiyor.

İkinci ve asıl önemli konu, tutmayan harf sayılarının varlığı. Elif, Lam, Mim, Nun sayıları kesinlikle tutmuyor. Bunun nedenini ortaya çıkarmak veya metinde bir oynama olup olmadığını ortaya çıkarmak için en eski yazmaları karşılaştırarak geniş çaplı bir araştırma yapılması gerekiyor. Çünkü düşündüğümüz gibi harf sayılarıyla ilgili bir düzen varsa orijinal metindeki harflerin bir bölümünün değişmiş veya yitmiş olması gerekir. Burada Khalifa’nın ve Yüksel’in yaptıkları çalışmanın eksikleri daha da göze çarpıyor. Çünkü hangi metnin üzerinde çalıştıkları belli değil. Birbirinden küçük farklılıklarla ayrılan farklı Kuran metinleri var. Farklı sürümlerde, cümlelerin anlamlarında farklılıklar olmasa bile sözcüklerin yazılışlarında farklılıklar var. Bu konuda Adrian Alan Brockett’in Studies in Two Transmissions of The Quran kitabına başvurabilirsiniz. Hem bu farklılığı yorumlayabilmek, hem de sayısı tutmayan harflerin neden tutmadığını anlamak için orijinal metnin saptanması gerekiyor. Bu çalışma yapılana dek 19 düzenini daha tam günışığına çıkarılamamış bir arkeolojik yerleşim gibi, daha tam keşfedilememiş eksik bir düzen saymak zorundayız. Bununla birlikte pek çok harfin sayısının tutuyor olmasını rastlantıyla açıklamak makul değil. Ben bunun olasılığını hesaplayabilecek kadar matematik bilmiyorum ama en azından çok düşük olduğunu anlayabiliyorum. Ortada hiçbir şey yokmuş gibi davranacak da değiliz. 21.08.2018

 

***

 

2:282 ayetinde faiz almak yasaklanıyor, vermek değil. Öyleyse krediyle iş kurmak, mülk almak caiz olmalı, öyle değil mi?

Değil.

Önce faiz ödeme konusunda yargıda bulunalım. Allah yalnızca insana zararı dokunacak şeyleri yasaklamıştır. Allah’ın buyrukları yalnızca ve yalnızca insan için iyi olan şeylerdir. Kuran’da betimlenen Allah, Tevrat’ta betimlenen ve bugün hala Batılının kafasında bulunan kaprisli, kıskanç tanrı değildir. Durduğu yerde kabaran (Ar. riba), yasaklandığına topluma kesinlikle zararlı olmalıdır. Öyleyse bunu almak da, vermek de kötülüktür. İnsanın varlığının durduğu yerde, emek harcamadan, hak etmeden artmasının kötü olduğunu kabul ediyorsak bunun simetriği iyi olabilir mi? Yani insanın varlığı durduğu yerde, karşılığında herhangi bir hizmet almadan, hak etmediği halde azalıyorsa bu kötü olmak zorundadır. Başkasına kötülük yapmak kötüyken insanın kendisine kötülük etmesi veya başkasının kendisine kötülük etmesine izin vermesi iyi olamaz. Faiz ve rant (=riba) almak kötüyse vermek de kötüdür. Biri günahsa öbürü de günah, biri suçsa öbürü de suçtur. Kişinin kendisine bilerek kötülük etmesi suçtur.

…Faizden kalanı bırakın; eğer inanıyorsanız?Böyle yapmazsanız, Allah’a ve O’nun elçisine karşı savaş açtığınızı bilin. Pişmanlık gösterirseniz, anaparanız sizindir. Ne haksızlık yapmış ne de haksızlığa uğramış olursunuz. 2:278-279

Dikkat edin, “haksızlık etmeyin, kendinize de ettirmeyin” deniyor. Bu bir.

…Suç işlemekte ve düşmanlıkta yardımlaşmayın. 5:2

Bu yalnızca bir ayet olmasına karşın Kuran’ın bütününde iyilikte yardımlaşma, kötülerin kötülüğünden uzak durma, onları caydırma ahlakı işlenir. İyiliğe yardım et, kötülüğe engel ol. Bunun mantıksal uzantısı, engel olunamayan kötülüğe en azından bulaşmayıp temiz kalmaya çalışmaktır. Peki, bankanın bütün dünyaya eşi benzeri bulunmayan kötülükler ettiğini bilip dururken ona yardımcı olmayı, ettiği zulmü finanse etmeyi Müslümanlığın neresine sığdıracağız? Konu “din” olunca aklını bütünüyle kapatan, Tanrı’nın insanlardan adeta aptal olmalarını istediğini öne süren gelenekçiler, yaptıkları üç kuruş yardımın bile hesabını sormaz ve “günahı boynuna” derler. “Faiz almak haram, vermek serbest” inanışının temelinde aynı bireyci dünya görüşü yatar. Toplumdan yalıtılmış kötülük diye bir şey yoktur. İyilik de, kötülük de karşılıklıdır. Bireysel mümin olunmaz, toplumca mümin olunur. Suç işlemekte yardımlaşmayın demek, faiz ve rant yemediğiniz gibi yedirmeyin demektir. Yani suç işleyenin suçuna yardım etmeyin demektir. Bu iki.

Onlarla savaşın ki Allah sizin elinizle onları cezalandırsın, onları aşağılasın ve onlara karşı size yardım etsin. İnanan bir toplumun da gönlüne dinginlik versin. Ve yüreklerindeki öfkeyi [gayz] gidersin… 9:14-15

Bu ayette savaştan söz ediliyor ama uygulanan mantıksal çıkarsama rahatça anlaşılabiliyor. Gayz sözcüğü öfke, haksızlık nedeniyle öfke, güceniklik anlamına geliyor. Müminler, onlara haksız yere saldıran çoktanrıcılara karşı öfke dolular. Onlarla çekinmeden savaşmaları söyleniyor ki, öfkelerinin gereği yerine gelsin; bu tektanrıcıların yararınadır. Belki üstün gelirler, öfkeleri de diner, bu da onların yararınadır. Bankayı haksızlık edici, dünyanın canına okuyucu bilip de sonra ondan kredi istersek öfkemizin gereğini yerine getirmiş olur muyuz? Banka kötüdür diyorsan fikrinin gereğini yerine getireceksin. Tutarlı kişi, sevgisinin saygısının gereğini yaptığı gibi öfkesinin ve nefretinin de gereğini yapar. Bu da üç.

Böylece faiz ödeme konusunda temiz bir yargıya varmış olduk. Şimdi soruyu soranların o krediyi alma amacını tartışalım. Kredi eğer iş kurma ve geçim yaratma amacıyla alınıyorsa bunun kötü bir amaç olduğunu söyleyemeyiz. Çalışmak amacıyla veya barınmak amacıyla alınan kredi kötü bir amaca hizmet etmez ama faiz ödemek kötüdür. İkinci seçeneğe geldiğimizde iş biraz karışıyor. Yani mülkü kiralamak amacıyla veya paranın değerini artırması amacıyla kredi alırsanız bu çok başka bir durumdur.

Yıllarca çalışarak elde ettiği birikimle mülk satın alıp piyasa rayicinden kiraya veren bir arkadaşım kiranın riba olup olmadığını sormuştu. Kendisine verdiğim yanıtı özetliyorum:

“Önce para basma hukukunun ve bankacılık düzeninin yeryüzünde rastlayabileceğin en şeytani, en aşağılık sistem olduğunu anlamanı sağlayacak bilgiyle donanman gerekiyor. Bu uzun sürecek bir şey değil çünkü öğrenmen gereken şey seni afallatacak denli basit. Şuradan başla:

Para sisteminin tarihi: relfe.com/plus_5_turkish.html (kurgu diyor ama kurgu değil)

Para sisteminin tarihi: /watch?v=UDd4BrmLunw

Aynı şeyin sıkıştırılmışı: /watch?v=0jG_JXa-sCY

Paranın yaratılma süreci çok basit: /watch?v=H3emNLok5Bw

Olayın ekolojiyle ilişkisi: cokus.wordpress.com/2009/05/27/kesisen-yollar-ekonomi-ekoloji-enerji/

İngilizcesi: https://www.peakprosperity.com/crashcourse

Paranın efendileri belgesel (bankanın tarihi 3 saat) /watch?v=lxr3_BGF-_g

Para ve banka sistemini anladıysan müthiş öfkelenmiş olman gerekiyor. Öfkelenmediysen anlamadın demektir. Anladıysan kiralamaya gelelim. İslam’da kiralama veya “icare sözleşmesi” diye ararsan İslami finansal kiralama dedikleri yöntemle ilgili bir şeyler bulursun. Senin durumuna en yakın durum bu. Ama ben “İslami bankacılık”la ilgili her şeye kuşkuyla ve temkinle yaklaşıyorum. Zaten İslami bankacılığın gerekçesi olarak bu kaynaklarda anlatılan yıkıcı sürecin verildiğini ben bugüne kadar görmedim. Yani Allah’ın koyduğu yasağın amacını anlamaksızın o yasağın çevresinden dolaşmanın yollarını arayan bir iş kolu gibi görünüyor. Burası üstünkörü geçilecek bir nokta değil bence. Yani yasağın amacı ne olabilir diye araştırmadan, gerekçelerinden en az birini keşfetmeden “İslami finans” hakkında kalem oynatmak cahilliktir.

Türkiye’de “emlaka yatırım” denen şey rantı ifade eder. Rant, durduğu yerde artan değeri ifade eder. Kuran Arapça faiz sözcüğünü kullanmamış, onun yerine “kabaran” anlamındaki riba sözcüğünü kullanmış. Çünkü faiz veya tefe dışında da durduğu yerde, emek tüketmeden, katma değer üretmeden artan değerler var, gelecekte de olabilir. Örneğin Bitcoin bir süredir gerçek bir emek karşılığı olmadan değer kazanıyor. Banka faizi değildir ama hala ribadır. Emlak kiralama bu yüzden ribadır. Çünkü birikimin karşılığında aldığın mülk değerini korurken üstüne bir de kira getiriyor. Senin bunca yıl çalışıp kazandığının karşılığı mülkün kendisidir, getirdiği kira değil. Önce burada anlaşalım.

Emlak kiralama ve kredi alma döngüsünü şöyle özetleyebilirim:

1) Yükselen emlak fiyatı banka kredisini tetikliyor. Banka kredisi emlak fiyatının yükselmesini tetikliyor. Çünkü kredi alan sayısı arttıkça talep yükseliyor, yükselen talep arzı ve/veya fiyatı yükseltiyor. Bu bir pozitif geribesleme. Ekonomik balonlar pozitif geribesleme mekanizmalarıyla oluşuyor. Pozitif geribesleme kaos yaratmaya eğilimlidir. Negatif geribesleme mekanizmaları çoğunlukla dengeleyicidir. Mesela insülin-glukagon dengesi negatif geribesleme örneğidir, kan şekerini düzenler. Mesela arz-talep-fiyat eğrisi negatif geribesleme örneğidir, alışverişi dengeler, kuyruklar veya boş raflar olmasını engeller. Pozitife örnek nüfus artışıdır. Nüfus arttıkça daha da artmak ister.

2) Yüksek kira (piyasa ortalaması) kiracıyı emlak sahibi olmaya zorlar. Bu da kiracıyı krediye yöneltir. Yüksek kira bankacılığı ve gereksiz yapı üretimini desteklemiş olur. Çünkü yapı üretimi merkezi bir planlamanın, fizibilitenin, verimlilik hesabının sonucu değildir. Gereksiz yapı üretimi doğal kaynakların savurganca tüketilmesine neden olur. Banka kredisi, emlak fiyatını artırdığı için kira ortalaması da buna karşılık artar. Bu da bir pozitif geribesleme. Kira tutarının kiracıyı mülk edinmeye özendirmeyecek ölçüde olması gerekir (sıfır ile piyasa ortalamasının arasında bir yerde).

Emlakını piyasa rayicinden kiraya verirsen bu rant olur. Ancak sözünü ettiğimiz mülk bir bina ise, yani durduğu yerde yıpranan ve değerini yitiren bir şeyse, kira tutarını belirlemek için bir öneride bulunmam gerekiyor. Ben basitçe şunu öneriyorum:

Mülkün sahip olma gideri (aidat, vergi vb.) + Olağan yıpranma = Kira

Arazinin yıpranması olmaz ama yapının yıpranması hesaplanabilir. Yani kiracı örneğin 60 yıl hizmet edecek yapının kullandığı ömrünü senden satın almış olur. Bu formülle bulunan tutarın piyasa rayicinin çok çok altında olacağı kesin. “Buna kâr ekleyeyim, ille para kazanayım” dersen, ben bunun doğru olduğuna inanmamakla birlikte ekleyeceğin kâr marjının makul olması gerektiğini düşünüyorum. Yine piyasanın çok altında bir sayı çıkacaktır. İyi tarafından bak: Piyasanın çok altında verirsen, kiracıyı keyfine göre seçme hakkın olur ve kimse sesini çıkaramaz. Örneğin ben para kazanmakta zorlanan ama yararlı kitaplar çıkaran bir yayınevine mülkümü piyasanın çok altında kiralamak isterdim. Veya burslu mühendislik okuyan ve Türkiye’de kalmak isteyen bir öğrenciye bedava ev kiralamak isterdim.

Emlak satın almak için sana bir öneri: Zor durumdaki çiftçinin tarlasını değerinden satın al, bedelsiz veya çok düşük bedelle yine ona kirala. Toprakta yıpranma olmayacaktır, yani yukarıdaki formül geçerli değil. Çok gülünç bir emlak vergisi var yalnızca. Onun için “çok düşük” dediğim bedel yine önemsiz düzeyde olacaktır. Çiftçinin durumu düzelirse senden geri satın alır veya almaz. Ama adamın geçimi kurtulur. Ortak da olabilirsin. Kâra ortak olmakla kira almak bence farklı şeyler. Hangi oranda ortak olacağınız ayrı bir tartışma konusu. Elbette toprağı işleyenin hakkı daha büyük olmalı.

Değer üretmeyen mülkte ise şöyle düşünmek belki yarar sağlar: Bir konut üretildiğinde o konutta barınmanın ilk yatırımı yapılmış, yani konutun barınana sağlayacağı hizmetin bedeli ödenmiş oluyor. Konutu ömrü boyunca kiraladığında, konutun değerinin üstünde bir para almış oluyorsun. Piyasa kira rayici ise ilk yatırım maliyetinin, yani konutun üretimi için harcanan gerçek doğal kaynağın çok çok üzerinde. Kentteki 100 liralık bir konutun yuvarlak hesap 30’u gerçek fiziksel tüketim yani inşaat maliyeti, 10’u arazinin rantsız (tarla-müstakil konut) bedeli, 60’ı da rant olsun. Konutun 60 yıllık ömrü boyunca 300 liralık kira topladığını düşünelim (iyimser ihtimal – bu kira çok uygun). Bu durumda konutta 60 yıl barınmaya karşılık olarak, peşin olarak harcanan 30 liraya karşılık 320 lira el değiştiriyor. Bunun 290 lirası gerçek bir üretim karşılığı olmuyor. 30 liraya üretilmiş hizmeti herhangi bir katma değer olmaksızın 300+ liraya yeniden satmış oluyorsun. Piyasada el değiştiren para miktarını gereksiz yere artırmış oluyorsun.

Bunun sakıncası nedir dersen, yanıtı bankacılık sisteminin nasıl çalıştığında saklı. Bütün dünyayı saran ve emek karşılığı olmayan para bolluğunu körüklemiş oluyorsun. Meyhane bile işletsen 3 liraya aldığın birayı 30 liraya satarken dükkanda bir katma değer üretiyorsun. Yaptığın hizmetin 27 lira edip etmeyeceği ayrı bir tartışma konusu, ama bir hizmet var. Adama 27 liralık hizmetini sattın. Hizmetin tüketildi, geri gelmeyecek. Bira tüketildi, geri gelmeyecek. Evet, iyi bir geçim kaynağı değil ama burada bile gerçek bir karşılık var, düşün. Ama kiraladığın mülk, yıpranması dışında orada öylece duruyor, tükenmiyor.

Araba kiralamakla karşılaştırarak itiraz ediyorsun. Araba durduğu yerde de, kullanıldığında da yıpranıp yok oluyor. Ayrıca kiralama işi için etkin emek harcanıyor. Ve arabayı kullanıma hazır durumda ayağına kadar getirdiği için gerçek bir hizmet üretimi var. Veya oteli düşün. Emlak kiralamaya benziyor ama satılan gerçek bir hizmet var. Otel işletmecisiyle kendini, mülkünü kiralayan adamı karşılaştır. Sen kiracıya nasıl bir hizmet veriyorsun? Piyasa ortalamasında kira istemek için gerçekten büyük bir hizmet veriyor olman gerekir. Bana öyle geliyor ki kiracının dükkan veya daire için sana kira ödemesinin tek gerçek nedeni, onu satın alacak parasının olmayışı. Bir başka deyişle (şimdilik) senin kadar zengin olmayışı. Bu da basbayağı “kabaran”ın tanımıdır, yani paranın emek karşılığı olmaksızın daha fazla parayı kendine çekmesi.

“Ben senden zenginim (o yüzden kent merkezindeki bu değerli binayı satın alabildim, o yüzden bana para ödemek ve benim zenginliğimi artırmak zorundasın.”

İcare ile ilgili kaynaklarda hiç böyle bir kaygı göremiyorum. Bu da “İslami finans” fikrinin mevcut hukuki sistemin gerçekçi bir çözümlemesinden ne denli uzak olduğunu gösterir.

Senin elindeki tapunun kalıcı değeri herhalde şöyle bulunur:

A= Binanın ömrü boyunca fiziksel maliyeti (yapım + aidat + onarım + büyük yenileme + yıkım) + Emlak vergisi

B= Alış maliyetin.

Rant = B – A

Kent merkezindeki binan eskiyip yıkıldığında bile değersiz olmuyor çünkü sahip olduğun arazinin değeri, üzerine yapılabilecek olan yapının yarattığı rant kadar oluyor. Yani sahip olduğun arsa payının değeri, üzerinde kendisine yapışık olan emsal ile ölçülüyor. O yüzden kent merkezinde 300 lira saydığın binanın bu kalıcı rant değeri 250 lira ise, kira hesabına yalnızca 50 lirayı katman gerekiyor çünkü bu kiracı 250 liralık varlığı senden hiç bir zaman satın almıyor. Ama “O 250 liralık rantın varlık nedeni zaten mülkün yüksek kira üretmesi” diyebilirsin. Ama satacak olsan 50 liraya değil yine 300 liraya satacaksın, onun için o 250 lira hiç kaybolmuyor. “Mülk sahibi olarak aldığım riski satıyorum” da diyebilirsin. Bunun doğruluğu yanlışlığıyla ilgili bir fikrim yok ama riski satma iddiasındaysan oturup riskini hesaplaman gerekir. Yani binanın bir yıldaki yanma veya yıkılma olasılığını, yani binanın kendisine ödediğin paranın yok olma olasılığını binanın değeriyle çarparsın, bulduğun sayıyı yıllık kira olarak alırsın. Bu da piyasanın çok çok altında bir sayı olacaktır. Ayrıca riski satıyorsan mülkünü sigortalamaman gerekir çünkü;

1) Madem aldığın riski de başkasına yükleyeceksin, kiracıya yalnızca kuş kadar sigorta primini yükleyebilirsin, piyasa rayici kirayla karşılaştırıldığında neredeyse sıfır.

2) Sigorta sistemi faiz sistemine yapışık çalıştığı için kaza sigortasının da kötü olduğunu düşünüyorum. Riskler (yardım sandıklarındaki gibi) kâr etmeyen bir kamu kurumunda oluşan prim havuzundan karşılanmadığı sürece sigorta şeytan işidir.

Kısacası kiracının gerçekte tükettiği ne ise onun karşılığını ödediği durumda ben bunun kabaran olmayacağını düşünüyorum. Böylece senin ürettiğin bir şey olmadığı sürece sen de net kar etmemelisin.

Sana cetvelle çizilmiş sınırlar sunmuyorum ama çok yönlü düşünebilmen için malzeme veriyorum. Her şey “haramdır, helaldir” diyebileceğimiz keskinlikte siyah ve beyaz olmak zorunda da değil. Ve bu bulanıklık ribaya özgü bir durum olmak zorunda değil. Örneğin bira fabrikasına hissedar olmak kötü mü? Kötü. Peki, fabrikada gıda mühendisi olmak? Fabrikada temizlik işçisi olmak? Fabrikaya güvenlik yazılımı satmak? Fabrikaya güvenlik yazılımı yapan şirkette çaycı olmak? O çaycıya çay satan bakkal olmak? Çizgiyi bir yerden çekmek zorundasın ve bu kimi zaman bulanık bir çizgi oluyor.”

Arkadaşa bu yanıtı yazdığımda, verdiğim bağlantılardaki yazıları okumamış, videoları da izlememiş idi. Bu soruyu soranların çoğunun bu kadarcık az bir emeğe bile üşendiklerini görüyorum. Kuran Bağlısının Asgari Donanımı yazımda da vurguladığım üzere, bilgisiz kalarak Kuran’ı izlemeye çalışmak gibi bir seçeneğimiz yok. Hele bu denli yaşamsal konularda…

Arkadaşa verdiğim yanıttan anlaşılacağı üzere, kiralayıp para kazanmak amacıyla bankadan emlak kredisi alan kişi iki kez kötülük etmiş oluyor. Soruyu bu niyetle soranın aklındaki bir suç işleme olasılığıydı, kendisine “iki suç birden işliyorsun” diye yanıt vermiş olduk! Hoşlarına gidecek yanıtları veren bir alay fetvacı hoca var, seçsinler beğensinler. Her türlü soru soran önce şuna karar versin: Ben acıtması pahasına gerçeği mi istiyorum, yoksa hoşuma gidecek bir onaylama mı?

Son olarak “Faizsiz ekonomi düşünülemez, rant modern yaşamın bir gerçeğidir, bununla kavga edenler Don Kişot’lardır” diyenlere ufacık bir ipucu:

Dedi ki: “Yakarışlarda bulunduğunuzda, sizi duyuyorlar mı? Size yarar sağlıyorlar mı? Veya yitime uğratabiliyorlar mı?” “Hayır!” dediler; “Atalarımızın böyle yaptıklarını gördük!” 26:72-74

Senin böyle davranmanı buyuran ekonomi tanrısı veya modern yaşam tanrısı yakardığında seni duyuyor mu? “Elbette hayır” diyeceksin, “Evet, faiz yoksulları yoksullaştırıyor, bankayı zenginleştiriyor ama başka bir yol bilmiyoruz veya faizden önce dünyanın nasıl işlediğini hatırlamıyoruz.” 27.08.2018

 

***

 

Tanrı’ya inanıyor musun? /Sence her şeyi yöneten bir güç, bir bilinç var mı?

Soru kendi içinde yanlış değil. Yanlışlık şurada: 1) Kişinin bu soruya vereceği yanıtın doğru olma olasılığı çok düşük. 2) Konu bu değil. Yani iyiyle kötüyü ayıran veya gezegeni daha yaşanılır veya yaşanmaz yapan şey bu soruya verilen yanıt değil. Aslında bu sitede yazdığım Din Nedir gibi yazılarda bunun yanıtını vermiş oldum. Kısa bir özet geçmeyi deneyeyim.

Birincisi, böyle sorulara doğru yanıt verebilmek çok zordur. Kişinin bu soruyu kendine çok zaman önce sormuş ve yanıtını kafa yorarak aramış olması gerekir. Siz bu soruyu sorduğunuzda bunu daha önce düşünmemiş olabilir. Bu durumda biraz düşünmek için sizden zaman istemeyecektir; çabuk yanıtlara alışkınız. İşin zor yanı, düşünmüş bile olsa kendisi hakkında doğru yanıtı bilmiyor olabilir. Yani neye inanıp neye inanmadığını bilmiyor olabilir. Bu bir arıza veya utanılacak bir fiyasko olmak zorunda değildir. Kişinin benliğinin derinindeki istekleri, güdülenmeleri, adanmışlıkları, inancı, güveni fark etmesi zordur. Bunlar genelde önemli deneyimlerle ve bu deneyimler üzerinde düşünerek ortaya çıkar. İnsanların söyledikleri sözler, zihinsel işlemlerinin yalnızca bir bölümünü anlatır. Bu yüzden antropologlar yabancı kültürleri incelerken doğrudan sormak dışında yollar ararlar. Dolayısıyla bu soruyu soran, içtenlikli bir yanıt alsa bile doğru yanıtı alacağını ummamalı; bu gerçekçi bir beklenti değildir.

İkincisine gelelim. Kuran’da inanç (Ar. itikat) sözcüğüne rastlamıyor olmamız bir rastlantı olmamalı. “İnanç” diye çevrilen iman sözcüğünün güvenle ilgili bir anlamı vardır. Güncel Arapça sözlüklerde inanç maddesinin karşısında önce itikatı görürüz. İmanın inanç değil güven olduğu şu ayetler incelendiğinde kolayca anlaşılabilir: 7:75, 12:54, 48:12-13, 49:7. Örneğin 7:75’te “Bu adamın elçi olduğunu nereden biliyorsunuz?” sorusuna “Biliyoruz” diye değil, “Güveniyoruz” diye yanıt veriyorlar. Bakara 285’in “Elçi, kendisine indirilene inandı” diye çevrilmesi abes. Burada Elçi’nin kendisinin Elçi olduğuna inanmasından söz edilmiyor. Kendisine indirilen sözün /vaadin doğruluğuna güvenmiş olması anlatılıyor.

Kuran’da ateistlere, yani Tanrı’nın var olmadığını öne sürenlere rastlamıyor olmamız da bir hata olmamalı. Bildik iddia ilk bakışta kulağa makul gelir: “Muhammed’in zamanında tanrıtanımazlık (ateizm) yoktu. Bu modern bir fenomendir, onun için eski kitapların bunu kapsaması beklenemez. Onun için eski kitaplar evrensel olamaz.” Bu iddianın sahipleri de, iddiayı çürütmeye çalışanlar da Kuran’ı anlamıyorlar. Kuran hiç kimseye neye inandığını sormuyor. Sorgu melekleri hiç kimseye kime taptığını sormayacak. Böyle bir konu yok. Tanrı’ya kulluk eden ile Tanrı’nın yanında başkalarına da kulluk edeni ayıran şey, yani iyiyle kötüyü ayıran şey kişinin eliyle yaptığıdır. Bu hiç şaşmayan bir göstergedir. Eşkoşma Örnekleri yazımda bunun örneklerini verdim. Yaşamda her gün yaptığımız seçimler, verdiğimiz kararlar bizim neye inandığımız sorusuna verdiğimiz yanıtı hem gereksiz hem geçersiz kılar. Çalışma hayatı onu gerektirdiği için yalan söylemek işinizin bir parçası oldu ise, sizin neye “inandığınızın” (bkz. bu sitede Arapça Sözcük Denkliği), hangi tapınağa girdiğinizin (bkz. Müslüman Doğmayanın Suçu Ne?), ağzınızla ne söylediğinizin (bkz. Kuran’da Dualar ve Konuşmalar Simgeseldir ve Türkçe Kuran, Türkçe Namaz) bir önemi yoktur. Bu durumda kuran sizden söz ediyor olsaydı Allah’tan başka bir de iş yaşamı /piyasa /patron /para /ekonomi tanrısına taptığınızı söyleyecekti.

6:23 ayetinde Allah’tan başkasına kulluk etmediklerine yemin ediyorlar çünkü bunu yaptıklarının farkında değiller. Onlara sorulduğunda “Allah’a inandıklarını” söylüyorlardı ama elleriyle yaptıkları, ağızlarıyla söylediklerini yalanladı. Zaten her suç /günah bir çelişkidir. Gerçekdışı (Ar. batıl) olan, gerçekle (Ar. hak) çeliştiği için kötüdür. Çelişkili bilgiler, inanışlar, varsayımlar ve davranışlar önünde sonunda kişiyi kötülüğe yöneltir. Çelişki kavgadır; tutarlılık ise barış. Dolayısıyla bugün içinde bulunduğumuz koşullarda, yani modern insan topluluğunun yaptığı ve söylediği şeyler bağlamında önemli bir soru değildir, önemli yanıtlara gebe değildir.

Eğer bu gerekçeyi anladıysanız bu soruyu yöneltebileceğiniz örtülü ve çok daha güvenilir yanıtlar üretecek biçimler bulunduğunu fark etmişsinizdir. Güncel bir ahlaki sorunda, sözgelimi kadının çalışma yaşamında kayırılması veya eşit boşanma hakları edinmesi konusunda sizin doğrularınızın kaynağını çağdaş uygarlık, Batı Aydınlanması, AB müktesebatı, partinizin politikası vs. ise bu “Allah’tan başkasına kulluk etmeye hazırım” yanıtına denktir. Veya örneğin sizce rant ve faiz (Ar. Riba) günümüzün kabullenilmesi gereken gerçeğiyse veya örneğin çocuğunuzun Amerikan yurttaşı olmasında bir sorun görmüyorsanız veya sizce hayvanların hakları varsa Allah’tan başkasına kulluk etmemek sizin için yalnızca bir slogandır, Kelimeişahadet gibi. Eğer bu gerekçeyi anladıysanız tanıdığınız bir kişiye neye inandığını sormanız gerekmediğini de anlamışsınızdır. Yaşamı güzel veya çekilmez yapan şey anket sorularına aceleyle verilen vitrin yanıtlar değil, ellerin yaptıklarıdır.

Böylece soruya yanıt vermiş olmadık. Sorudaki yanlışı düzelttik. Yanlış soruya vereceğimiz her yanıt yanlıştır. 11.11.2018

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s