Yanlış Sorulara Doğru Yanıtlar

“Yanlış soruları sormanızı sağladığı sürece şeytanın doğru yanıtlar için tasalanmasına gerek yoktur.”

Bu sayfa fetva sayfası değil. Öyle bir iddiam yok. Yalnızca “din” başlığı altında sorulan soruların pek çoğunun yanlış, hatalı, anlamsız veya gereksiz olduğuna, yanıtlamaya kalkanların da bu yanlışları düzeltmiyor olmalarına dikkat çekmek istiyorum. Sorunun yanlışlığı düzeltilmediğinde bunun zararını sorunun sorulduğuna tanık olan herkes görüyor. Her sorunun bir yanıtı hak ettiği gibi bir izlenim oluşuyor. Her sorunun yanıtının bir kaç paragrafa sığabileceği gibi bir izlenim oluşuyor. Soru sormanın “bedava” olduğu, yani bilginin her türlüsünün hiç bir bedel ödemeden hazır gelebileceği izlenimi oluşuyor. Düşünme eylemini gerçekleştirmeden de sorulara yanıt alınabileceği izlenimi oluşuyor. Düşünme eylemini gerçekleştirmeden de soru sorulabileceği izlenimi oluşuyor. Yalnızca yanıtların yanlış olabileceği, soruların yanlış olamayacağı izlenimi oluşuyor. Bunların hepsi yanlış izlenimler. Bir kaç örnekle yetiniyorum. Sizin de yanlış bir sorunuz varsa sorun (!), tartışalım. Veya bildiğiniz yanlış soru örneklerini paylaşın.

 

Epikür’ün Sözde Paradoksu veya Kötülük Problemi

Söylenti odur ki Epikür çok da berrak düşünemeyen bir amcamızmış. Şöyle saçma sorular sorarmış:

  • Tanrı kötülüğü engelleyemez mi? Madem engellemek elinde, engellemediği için iyi olamaz.
  • Tanrı kötülüğün olmadığı bir evren yaratamaz mıydı? Madem elindeydi ama yaratmamayı seçti, o zaman Tanrı iyi olamaz.
  • Tanrı özgür iradenin olduğu ama kötülüğün olmadığı bir evren yaratamaz mıydı? Yaratmamayı seçtiğine göre iyi olamaz.

Epikür amcanın sorularını yanlış sorular sınıfına sokmak zorundayız. Çünkü bu sorular “Tanrı kaldıramayacağı taşı yaratabilir mi?” sorusundakine benzer mantık hatası içeriyorlar.

Breh breh… Ne derin bir muamma.

Aklımız bir görelilik makinasıdır. Bilgi dediğimiz şeyi, göreliliği kullanarak oluşturuyoruz. Bu sayfanın beyaz olduğuna, yanıbaşındaki görece karanlık renkleri görerek karar veriyoruz. Aslında tanım yapmak dediğimiz şey de bir karşılaştırmanın sonucudur. Kağıdı tanımlarken onu saca, öbür düzlemlere benzetiriz. Odun liflerinden oluştuğunu söylerken onun metalden farkını ve öbür lifli maddelere benzerliğini anlatmış oluruz. Sözlüklerde her sözcüğün karşısında daha fazla sözcük bulunur çünkü bir şeyi anlatmanın tek yolu başka şeylere benzeyen ve benzemeyen yönlerini bildirmektir. Türkçede “an” sözcüğü tarlaların çevresini çeviren çalı ve taş çitleri anlatır. Yani bir şeyi “an”ladığımızda onun çevresini kuşatır ve geri kalan kavramlardan ayırmış oluruz. Bu, göreliliktir. Işığı ancak gölgenin varlığında görebiliriz. Zevk dediğimiz, acının yokluğudur.

Neyin iyi, neyin kötü olduğuna da görelilikle karar veriyoruz. Önümüzdeki iki seçenekten ikisi hakkında hissettiklerimiz bize vicdanımızın sesi veya iç ses benzeri adlandırdığımız duygulanımlar olarak belli olur. İdeal koşullar altında, daha iyi hissettiren kararı veririz. Bir şeyin iyi veya kötü olarak tanımlamamıza yol açan, öncelikle onu başka seçeneklerle karşılaştırabiliyor olmamızdır. Bu karşılaştırmayı yapamadığımızda bir şeyin iyiliğine veya doğruluğuna karar vermekte güçlük çekeriz. Örneğin insanın hatıralarının veya aklının bir bilgisayara yüklenebilmesi iyi midir? Bu konuda daha önce kafa yormamışsak, olası sonuçlarını bilmiyorsak, benzer olgularla karşılaştıramıyorsak; yani sayfanın beyaz olduğunu bize gösterebilecek griler yoksa çevrede, karar vermekte bocalarız.

Şimdi özgür iradenin ne olduğuna gelelim. Yaptığımız bütün seçimler görelilik ilkesine göre biçimleniyor ise, yani görece iyi olanı seçmeye eğilimliysek, göreliliğin, yani farkın bulunmadığı bir evrende özgür irade olabilir mi? Şimdi bir an Epikür amcanın zihnine girip komşunun çocuğuna kötülük yapamadığımız bir evren düşünelim. Canını acıtamıyoruz, kötü söz söyleyemiyoruz. Ona ahlaksızlığı öğütleyemiyoruz. Seçeneklerimiz neler olabilir? Başını okşayabiliyoruz, gülümseyebiliyoruz, iyi bir şey söyleyebiliyoruz, meyve ikram edebiliyoruz vb. Özgür irademiz var, bunlardan hangisini seçeceğiz? Bu soruyu sorar sormaz bu seçenekleri karşılaştırıp en iyisine karar vermeye çalıştınız, değil mi? Peki gülümsemek, başını okşamaktan neden daha az iyi? Çocukla ömür boyu bütün ilişkimizin ona gülümsemekten ibaret olduğunu düşünün. Hiç konuşmuyoruz, ikram etmiyoruz, başını okşamıyoruz. Adam büyüyüp koca adam oluyor ve tek yaptığımız ona gülümsemek. Şimdi bu seçenek pek iyi görünmedi, değil mi? İyilik ve kötülük arasındaki çizgi bulandı birden. Çünkü o çizgiyi hep karşılaştırma yaparak çizdik zaten. Beterin beteri vardır… Kimse bir ana kadar özverili olamaz… Benzer şeyleri söylerken iyiliğin ve kötülüğün derecelerinden, yoğunluğundan söz ediyoruz aslında. Yani görelilikten. Kötülüğün var olmadığı bir evrende her şey eşit ve her şey aynıdır. O evrende özgür irade olamayacağı gibi tanım da olmaz. Yani bilgi olmaz. Hayvanların ve bitkilerin evreninde kötülük yoktur örneğin. En gelişmiş hayvanlara konuşmayı öğretemiyorlar çünkü onların tanım yapma yetileri yok. Tanım yaptığınız anda farkların bilgisine ermiş olursunuz. “Adem’e şeylerin adlarının öğretilmesi” budur. İnsanı insan yapan tanım yapabilmesi, yani şeylerin görüntülerini zihninde oluşturabilmesi, yani şeyleri adlandırabilmesi, yani şeylerin farklarını ve benzerliklerini bilmesidir. Farkları ve benzerliklerin, yani göreliliğin bilgisi bizde olduğu için özgür irademiz var.

Kötülüğün olmadığı bir evren insandan önce zaten vardı. Kötülük, insanın yaratılmasıyla ortaya çıktı. Tanrı’nın kötülüğün olmadığı bir evren yaratması demek, insansız bir evren yaratması demektir. Çünkü insanı insan yapan zaten kötülüğü seçebiliyor olmasıdır. Yani insanın tanımı budur. Bunun için iyiyi seçme çağrısına ısrarla duyarsız kalanlar Kuran’da hayvana benzetiliyorlar (7:176). Sonra da “daha da kötüdür” deniyor çünkü hayvanın seçeneği yoktur; bu insanlar sahip oldukları seçim olanağını kullanmayarak tasarımlarına ters iş yapıyorlar.

Epikür’ün sorusu, özgür iradenin tanımıyla çeliştiği için yanlış bir sorudur. Tanımları yerine koyarsak soru şöyle olacaktır: “Tanrı iyiyle kötü arasında seçim yapılabildiği ama kötülüğün olmadığı bir evren yaratamaz mıydı?”

Epikür amca hiç düşünmüyor “Küçükken anam, babam beni hiç azarlamadılar mı, bana hiç tokat atmadılar mı, cezalandırmadılar mı?” diye. Bunları yapan bir ana-babanın iyi olduğunu, bunları iyi olmak için yapabildiğini sanki bilmiyor. Ana-baba bunları bazen belki içi acıyarak ama çocuğun iyi olmasını isteyerek yapar, çünkü çocuğun iyiyi ve kötüyü öğrenebilmesi, ayırt edebilmesi gerekir. Kimi zaman da çocuğun canının yanacağını bilseler de hata yapmasına göz yumarlar, çünkü acıyı deneyimlemesi çocuğa çok daha büyük kötülükten korunmayı öğretir. Tanrı, Adem’in canının yanmasına izin verdi çünkü Adem’in iyiliği öğrenmesinin, iyi olmasının yolu buydu. Karanlığı görmeyen ışığa şükredemez.

Eğer Epikür ve kafadarları Tanrı’nın insanı yaratmasından rahatsız iseler, yani içlerinden “insan yaratılmasaydı keşke” diye geçiyorsa özgür iradeleriyle bu dileklerini gerçekleştirmeye kendilerinden başlayabilirler. Bu durumda zaten çözülmesi gereken bir sorun veya yanıtlanması gereken bir soru yoktur. Yok, varlığa gelmiş olmaktan memnunlar ama bunun nedenini merak ediyorlarsa bu ayrı bir sorudur. Ve fakat 2:30’la başlayan bölümü okursak, daha Kitap’ın başlarında bunun yanıtı olmayan bir soru olduğu bize açık ediliyor. Allah hiç bir şeye gerek duymayan değil midir (1:2, 39:7)? Gereğin olmadığı yerde gerekçe de olmaz, dolayısıyla “Tanrı neden yaratıyor?” sorusuna verilen bütün yanıtlar yanlıştır! Allah hem önce, hem de sonradır (57:3). Yani bütün nedenlerin ilki ve bütün sonuçların sonuncusudur. Nedensellik zincirinin dışıdır. Nedensiz ve sonuçsuzdur, zamanın ötesindedir. Ölüm ötesi var oluş zamansızdır; zaten ilgili ayetler bir son, sınır bildirmez. Zamanın olmadığı yerde nedensellik de olmaz, dolayısıyla Tanrı’nın neden yarattığı sorusuna verilen bütün yanıtlar yanlıştır. Bu soru, nedenselliğin neden var olduğu sorusuna benzer. “Yokluk neden yoktur?” … “Sonsuz sayıda sayının sonuncusu kaçtır?” … Biraz uğraşsak her birimiz aynı mantık hatasını içeren bir sürü soru kurgulayabiliriz. Hatta kötü niyetliysek bunları ciddi sorularmış gibi insanlara yöneltebilir, onlar kafa karışıklığı içinde zamanlarını ve kendilerini tüketirken düştükleri duruma bıyık altından gülebilir, eğlenebiliriz. “Tanrı dört yaşındaki çocuğu neden kanser ediyor?” ve benzeri sorular ilk bakışta anlamlı gibi gelse de, ya “Tanrı kötülüğü neden yaratıyor?” sorusuna denktir ki yanıtını verdim; ya da “Tanrı neden yaratıyor?” veya “Varlık neden var?” sorularına denktir ki yanıtı yoktur. O zaman yanıtı olmayan sorularla kendinizi parçalamaktan daha iyi bir işiniz varsa yapacak, özgür iradenizle onu yapmayı seçin.

Not: Bu verdiğim yanıt “iyilik de kötülük de içinde” veya “gerçeklik bir değildir, herkesin algısına göre oluşur” diyen gizemci /ruhçu /New Age’ci /Diyalog’cu sahtekarların boş retoriğini anımsatmış olabilir. Taban tabana karşıt şeyleri söylüyoruz. İyilik de kötülük de gerçektir ve herkese göre aynıdır. Nesnel gerçeklik bir tanedir. Tanrı bir tanedir. Gerçeklik sana göre, bana göre değişen bir şey olmadığı için iyilik de kişiye göre değişmez, evrenseldir. Ahlakî farklılıklarımız zenginliğimiz değil, sefilliğimizdir.

 

***

 

Din neden karışık?

Bak bakalım karışık mı:

“Din çok karışık.” Karıştırmak isteyene, sahtekarlara, komploculara, sömürgenlere uyacaksak her şey karışık.

 

 ***

 

Cennette cinsel ilişki var mı?

Soruda biri küçük, biri büyük iki yanlış var. Birincisi, cennet özel bir ad değildir, Arapçada bahçe demektir. “Bahçede cinsel ilişki var mı?” biçiminde olmalıdır. Bahçe deyince kafalar karıştı, “Hangi bahçe?” dediniz, değil mi? Elbette ölümden sonraki bahçe kast ediliyor. Kuran’ın ölümden sonra bulunacağımız bambaşka ortamın bu dünyanın kavramlarıyla anlatılıyor. Ama baştan savma ve çeviri tekniğine uyulmadan yapılan çeviriler pek çok inceliği örtüp anlamayı aşırı derecede zorlaştırıyor. Evrenin yok edilmesinden sonra yaratılacak yeni evrenin bu evrene benzemeyeceği Kuran’da açıkça söylenmesine rağmen ısrarla görmezden geliniyor:

O gün, yeryüzü başka yeryüzüne, gökler de başkasına dönüştürülür. 14:48

Bu evren bizim bildiğimiz evrene benzemeyecektir:

Ve sana, dağları soruyorlar; şunu söyle: “Benim Efendim, onları ufalayarak savuracaktır! Yerlerini dümdüz ve bomboş bırakacaktır! Orada, ne bir eğrilik ne de bir tümsek görmeyeceksin!” 20:105-107

Gökleri ve yeryüzünü yaratanın, onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi?… 36:81

Kuran, bizim bu evrene hiç benzemeyen öteki evrende olacakları elbette bu evrenin sözcükleriyle anlatacaktır. Onun için mesel (benzer, örnek) sözcüğünü kullanıyor:

Sorumluluk bilinci taşıyanlara sözü verilen cennetin örneği şudur: Altlarından ırmaklar akar; meyveleri ve gölgeleri süreklidir… 13:35

Ateşin acısını da, bahçenin mutluluğunu da ancak benzetmelerle anlayabiliyoruz. Kesin bilme diye bir şey yok çünkü bu evrenin kavramları öteki evreni anlatamıyor:

Hiçbir benlik, yaptıklarına karşılık, kendisi için hangi göz aydınlığının saklandığını bilmez. 32:17

İnsan da öteki evrenin yasalarına göre, buna hiç benzemeyen bambaşka bir yaratışla yaratılacak:

Aslında, onları, yepyeni bir yaratılışta yaratacağız… 56:35

Sizi, benzerlerinizle değiştireceğiz ve bilmediğiniz bir biçimde yeniden yaratacağız. 56:61

Kesinlikle, katmandan katmana geçeceksiniz. 84:19

Cinsel ilişki bu evrenin olgusudur. İnsan üremek zorundadır ve her hayvanda olduğu gibi insana da üreme zevki ve hırsı verilmeseydi soyu sürmezdi. Üreme veya hırsları doyurma gereksinimlerinin olmadığı bambaşka bir evrende cinselliğin var olup olmadığını sormak saçmadır. Kitap’ı okumamakta diretenler, yaşam enerjisini Kitap’ı okuyup da onu gizlemek için tüketenlere oyuncak olurlar. İkisi de kaybeder.

 

***

 

Tecvitli okumayı bilmiyorum ama babamın ruhuna hatim göndermek istiyorum. Ama parayla okutmanın doğru olduğundan da emin değilim. Kendim mi okumalıyım, hocaya mı okutmalıyım?

Sorunun yanlışlık şiddeti, ayetlere göndermede bulunarak yanıt vermeyi engelliyor. Soru sahibi Kuran’dan hiçbir şey işitmemiş olduğu için Müslüman olmadığını bilmediği gibi, ayetlere yapılacak göndermelerin ne anlama geleceğini de büyük olasılıkla anlamayacak. Soru sahibinin her şeyi bir kenara bırakıp Kuran’ın Türkçesini okumayı denemesi gerekiyor. Kendisine saygısı varsa, önce Kuran’a güvenip güvenmediğine karar vermeli ve soracağı soru varsa ondan sonra sormalı. Kitap’ı okumamakta diretenler, yaşam enerjisini Kitap’ı okuyup da onu gizlemek için tüketenlere oyuncak olurlar. İkisi de kaybeder.

 

***

 

Kredi kartıyla kurban kesilir mi?

Soru, iki yanlış varsayımda bulunduğu için yanlış. Birincisi, kurban kesilmesi gerektiği varsayımı. Kuran böyle bir şey buyurmuyor. Bkz: https://gerceginkitabi.wordpress.com/2017/08/22/kuran-baglisi-kurban-keser-mi/
İkincisi, kredi kartı kullanmanın bir Müslüman için olağan bir şey olduğu varsayımı. Faiz yemek de, faiz ödemek de kötüdür. Faiz yiyen ve bütün yeryüzünü sömüren, başka kötülüklere de yol veren bankalara para kazandırmaktan olabildiğince kaçınmalı, eğer olanağı varsa bankadan bütünüyle kopmalıdır. Giriş düzeyinde bilgi için bkz: https://gerceginkitabi.wordpress.com/2016/06/01/kuran-baglisi-birikimini-nerede-saklar/
Bu konuda giriş düzeyinde bilginin yeterli olmayabileceğini de belirteyim. Öğrenmeye üşenenden Müslüman olmaz.

 

***

 

Şahadet getirmeyen Müslüman sayılabilir mi?

Kuran’da “Allahuekber” geçmediği gibi, şahadet cümlesi de geçmez. Önce kitapta olmayan bir şeyi türetip, sonra da bu türetimi İslam’ın koşulu yapmak yanlıştır. Ardından yapılan ikinci hata, farklı onca cümle kurulabilecekken, Müslüman olduğunu kanıtlama cümlesi olarak Kuran’da münafıkların söylediği cümleyi seçmektir (bkz. 63:1). Eşzamanlı üçüncü hata, Kuran’da Müslümanlığa giriş cümlesi sayılabilecek hazır bir cümle varken onu kullanmamaktır: “Duyduk ve boyun eğdik” (2:131,285, 5:7, 24:47,51…). Dördüncü ve belki en büyük hata, Müslümanlığının kanıtının yapılan iş değil, kolayca seslendiriliveren bir cümle olacağını düşünmektir. Dördüncü hatayla ilgili olarak bkz: https://gerceginkitabi.wordpress.com/2016/10/02/kurandaki-dualar-ve-konusmalar-simgeseldir/

 

***

 

İmamların Müslüman olmaları şart mı?

Soru yanlış değil ama gereksiz. Bu gereksizliği bulmak için imamın yaptığı iş nedir, onu düşünelim. İmam namaz kıldırır. Yani yabancı dilde bir şeyler söyler, eğilir, yere kapanır ve ayakta durur. Yabancı dilde söylediği şeyler hep aynıdır. Bu durumda söylenecek şeyleri bir müzikçalara da söyletebiliriz. Eğilmesi ve yere kapanması da zorunlu değildir; cemaatte hemen herkes bunların zamanlamasını bilir. Ama camilerin konuyu bilmeyenlere kapalı bir yer olmaması istenir. Bu yüzden bu hareketlerin görülebilmesi iyidir. Bunun için de ışıklı göstergeler veya ekranlar kullanılabilir. Yani imamın işini bir dizi video kaydı rahatlıkla, hatta insana özgü sınırlamalar nedeniyle imamdan daha iyi yapabilir. Bu durumda video kaydının Müslüman olup olmadığını sormak gereksizdir.

 

***

 

Namaz Türkçe olabilir mi?

Bu soru da yanlış değil ama alabildiğine gereksiz bir sorudur. Soruya soruyla yanıt verelim: “Hocam, hutbe Türkçe olabilir mi?”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s