Neyin Reformu?

Edip Yüksel, karşısına aldığı ve aralarında dinlediklerimin, okuduklarımın da olduğu yirmi kişiyle “İslam’da reform” konulu internet söyleşilerinin ilkini yaptı (/watch?v=GIVXxffFBYc). Yine ahmaklık edip dinleme hatasında bulundum. Çektiğim acıyı hafifletmek için yazmam gerekti.

Tek bir noktaya dikkat çekeceğim:

Politik icraatlarından ne olduğunu bildiğimiz Hüda Kaya, İslam’da reform yapılmasının gerekçesi olarak Diyanet’ten atılan bir kadın memurun örneğini verdi. Dinlemeyenler için özetleyeyim, memur kısaca Diyanet’in doğrularını beğenmemiş, “dininiz buysa ben kafirim” demiş. Kaya ve Yüksel bu kişinin atılmasını eleştiriyorlar. Kaya ve Yüksel’in bugüne dek yazıp söylediklerine bakarsanız “özgürlük”, “çoğulculuk” sözcüklerini pek sevdiklerini, bunları ideoloji olarak Kuran’a eklediklerini görürsünüz. Hadisleri eklemiyor, bunları ekliyorlar. Peki bu anlatılan olayın özgürlükle ilgisi nedir? Yanılmayın, bu memur yurttaşlıktan atılmamış, hapse de girmemiş; yalnızca işten atılmış. Özgürlük dini bize şunu öğretir: “Hiç kimse dinini beğenmediği bir işyerinde çalışmak zorunda değil. Hiçbir işveren istemediği kişiyi işe alıp çalıştırmak zorunda değil. Kimse kimseye zorla bir iş yaptıramaz.” Durum böyleyken bunlar neyi eleştiriyorlar?

Bunlar aslında “özgürlük” adı altında basbayağı faşistlik yapıyorlar! Çalışanın kendi dinini Diyanet’e dayatabilmesi gerektiğini söylüyorlar. Diyanet, kurum dinini benimsemeyen memuru işten atamasın, ama o memurun dinine boyun eğsin istiyorlar. İslam’ın üzerindeki din adamı egemenliğini eleştiriyorlar. Diyorlar ki “İslam’ın ne olduğuna din adamları veya Diyanet karar veremez.” İyi de, bu memurun işten atılmasını eleştirerek İslam’ın ne olduğuna siz karar vermiş oluyorsunuz! Çünkü Diyanet’e “bu memurun söyleyip yaptıkları gerçek İslam’dır, sen ne hakla bu Müslümanı işten atarsın” demiş oluyorlar. İstiyorlar ki İslam’ın ne olduğuna kendileri ve seküler mahkeme karar versin ve bu memur işten atılamasın! Zaytung haberi gibi, şaka gibi, imamın ateist olma hakkını savunuyorlar. İşte bu dayatmanın, zorbalığın ta kendisidir. IŞİD’i ve “siyasal” İslamcıları sopa gibi yüzümüze sallayan ABD ve AB dostlarının, kendi dinlerini başkalarına dayatma hırslıları olduğunu bilmiyorum kaçıncı kez daha açıkça görmüş olduk.

Orası adamın işyeridir, kendi dininden olmayanı çalıştırmaz. Demokrasiyi, eşitliği, özgürlüğü bilmeyen eski dünyada da bu böyleydi zaten. Bir Protestan, kendisini işten atan Vatikan’dan yakınamaz. Buna özgürlük adına karşı çıkılamaz. Bu her çağdaş demokratik anayasanın kabul edilmiş ilkesidir. Buna ancak İslam adına, iyilik adına, Tanrı aşkına karşı çıkılabilir (ki üçü de aynı şeydir). Ama Tanrı’yı konuşmaya başladığımızda özgürlük ve çoğulculuk biter çünkü gerçek bir tanedir, sana göresi bana göresi olmaz. Bireycilik biter çünkü hepsi kendi tanrısına tapan kişiler bir toplum oluşturamazlar. Çatışıp ayrılmaları kaçınılmazdır. Tartışma, neyin gerçek olduğuyla ve dolayısıyla kimin yanıldığıyla ilgili olmalıdır, hangimizin gücünün yetip nitelikli çoğunluğu sağlayacağıyla (=demokrasi) ilgili değil. Ama bu hanımefendiler ve beyefendiler İslam’a özgürlükçülük gibi modern dogmaları sokuşturmaya çalışıyorlar, savunmalarını bu dogmatik ezberler üzerinden yapıyorlar. Kuran’da “insan haklarını” arıyorlar, “kadın haklarını” arıyorlar, “eşcinsel haklarını” arıyorlar, “ateist haklarını” arıyorlar. Güneşi balçıkla sıvıyorlar. Kuran’dan herhangi bir yargı çıkarmaya çalıştığınızda “katılmıyorum” demeyi bir görüş bildirmek sananlar, “sen öyle düşünmekte özgürsün” diye saçmalayanlar, “kimsenin dinine karışmayın” diyerek tartışmadan kaçanlar işte tıpkı bu kişiler gibi, gerçeğin ne olduğu tartışmasının orta yerine özgürlük putunu koymaktalar. Özgürlükle gerçeklik kanlı bıçaklıdır, geçinemezler. Özgürlük tartışmadan kaçmaktır. Gerçeği bulmak ise tartışmakla olur. İşte tam olarak bu yüzden, özgürlükçülük orman kanunudur. Güçlünün egemenliğine açılan yoldur. Liberal İslam mezhebini kurmaya çalışan hanımefendilerin ve beyefendilerin o güçlünün kim olduğunu teşhis edemedikleri açıktır. Firavun’un varlığının ayırdında değiller, onu göremiyorlar. Biz gösterdiğimizde “haydi oradan komplo kuramcısı paranoyak sen de” diyorlar.

Ve söyleşideki hiçbir katılan bu saçmalığa tepki göstermedi. Nitekim Ali Bulaç ve Cemre Demirel dışında hiç kimsenin farklı şeyler söylemediğine dehşetle tanık olduk. Ali Bulaç kibarca “feministlik yapmayın” dedi, “İslam’da çoğulculuk yoktur” dedi, baktı ki havanda su dövülüyor, izin isteyip ayrıldı. Demirel’in bu konularda makul olduğunu biliyoruz ama doğal olarak topa girmedi çünkü beş dakikada halledilecek, tartışılacak bir konu değil. Kadın bir erkeklere giydiriyor, bir Kuran’a, neresini düzelteceksin? Zaten Yüksel kendi gibi düşünenlerden çevresine bir balon ördü; artık farklı fikirlere tahammülü kalmadığını iyi biliyoruz (sosyal medyanın zararları, örnek 759146).

Ben Diyanet’in dininden değilim, o dini savunacak değilim. Ama beğenmediğim halde gidip oraya memur olacak, sonra da mahkeme zoruyla kendimi kabul ettirmeye çalışacak kadar aptal, olmayınca da mağduru oynayacak kadar yüzsüz değilim. Son hız karanlığın diplerine yol alan ülkede İslam’dan geriye kalan son kırıntıları da büyük olasılıkla yok edecek olan “kapatılsın” şaşkınlığına destek verecek de değilim.

Bu blogda uzun süredir “din” ile “dindışı” ayrımının yapaylığına dikkat çekiyorum. Elçilerin mesajlarında “dinsel” olan ile “seküler” olan diye bir ayrım olmadığını söylüyorum. Bugünün dünyasında modernist söylemde yapılan bu ayrımın sahte olduğunu, aslında seküler, dindışı veya dünyevi denen alanın da basbayağı dinsel olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Yeni ziyaretçiler Din Nedir yazımdan başlayabilirler. Aslında özgürlükçülüğün de faşizmden hiçbir farkı olmadığını, hatta sinsiliği nedeniyle faşizmden daha beter olduğuna işaret etmiştim. Bu söyleşide bunun kitap örneği olabilecek kadar net, ibretlik bir kesitini gördük. Kendilerince bir “yoz İslam” kuklası yapıyorlar, sonra bu kuklayı ateşe veriyor, reform adı altında iyileştiricilerden olma iddiasında bulunuyorlar. Bu kuklada IŞİD var, sözde Arap teröristlerin yaptığı 11 Eylül var, sözde kafası Müslüman teröristlerce kesilen Fransız var, “siyasal İslam” adı altında ülkenin gördüğü en liberal hükümet olan AKP var, dünyanın son bağımsız Müslüman ülkelerinden biri olmasına rağmen baskıcı olduğu gerekçesiyle alaşağı edilmeye çalışılan İran var, birkaç tecavüzcü dernek yöneticisi var, Arabistan’ın kör imamının asparagas fetvaları var, olan bitene anlam veremediği için çaresizce saçmalayan bir DİB başkanı var, sözde darbe girişiminde bulunan bir cemaat var, sözde kadın düşmanı ama kimsenin okumadığı fıkıh kitapları var. Yani aslında kendisi var olmayan, yalnızca algısı, görüntüsü, hayaleti olan bir İslam sürümü. Büyücülerin iplerini ve değneklerini “gelenekçi İslam” sanıyorlar. Ama eleştirdikleri İslam sürümünde rant temelli ekonomi yok örneğin. Veya gücü yeten herkesin kendi dinini dayatabildiği bir tek tipçi düzen yok. Veya Kuran’daki koşullara göre düzgünce sözleşme yapma, insan gibi evlenme hakları elinden alınanlar yok. Veya fikri mülkiyet adı altında sinsi zulüm yok. “Basın özgürlüğü” adı altında alabildiğine sahtekarlık ve ahlaksızlık yok. Birer put olarak demokrasi, bireycilik, hümanizm, pozitivizm, ilerlemecilik, görececilik, antimilitarizm, feminizm, hayvanseverlik yok. Kısacası, bu ülkenin dini çoktan seküler Batı dini olmuş, birinci buyurgan Tağut olmuş ama bununla bir kavgaları yok, onun yerine İslam’ın hayali bir yoz sürümünü dövüyorlar. Tıpkı feministlerin bugün hâlâ “erkek egemen” toplumu dövdükleri gibi. Erkekliğin e’si kalmadı ama yediğimiz dayak bitmedi. İslam’ın izi kalmadı bu ülkede ama hayaletini dövüyorlar.

İslam’ın düzeltilecek olan tarafı, yok olmuş olmasıdır. Bu ülkenin yaşamında İslam yok. Onu geri getirmeyi (veya ilk kez getirmeyi) konuşacak mıyız, konuşalım. Bugün İslam’dan geriye kalan şey, tapınak törenleridir. İslam’ın bir karikatürü diyebileceğimiz bu sürümünde, herkes tapınağa girmemekte de, tapınaktan çıkınca İslam’a aykırı istediği şeyi yapmakta da serbest. Kendisine sadece namaz kılınmasını isteyen, herkesin “içine” bakan, dışına karışmayan, elçileri aksesuar diye yaratan tasavvufçu bir tanrı imgesi var zihinlerde. Düzeltilmesi gereken işte budur. Ama en basit göz bağına kananlar, basının her oltasına uçarak atlayanlar, hadislerden kurtulmanın yeteceğine inananlar, Firavun’u tarihten bir karakter sananlar bunu anlayamayacaklar.

Bu yazıyı okuyanlardan bir bölümü eminim ki bunu Müslümanların kendi iç çekişmesinin bir parçası olarak görecek. Oysa ben burada farklı bir şey söylüyorum. Bu söyleşide İslam’ın hiç konuşulmadığını söylüyorum. Temel konularda, sözgelimi yasanın tarihsel olup olmadığı, salâtın ne olduğu, özel mülkiyetin sınırları, evliliğin yasaları, basın-yayın sorununa yaklaşım gibi konularda hepsinin de farklı düşünüyor oldukları yüksek olasılık. Yani ortada üzerinde uzlaşılmış bir İslam tanımları yok. Ama bu yeni İslam’ın yine seküler olması gerektiği konusunda uzlaşmış gibiler ki bu yine İslam’ın yokluğuna veya kişiyle tanrısı arasına (tapınağa) hapsedilmesine denktir. Hakkında konuşmadıkları bir şeyin reformunu konuşuyorlar. Daha başka nasıl anlatabilirim, bilmiyorum. Bir kişi kalkıp da “dinsel” ve “dindışı” sahte ayrımının bizi nereye götürdüğünden söz açmadı. Bir kişi de “ülkede Müslüman kalmadı, gelenekçi sürüme dönsek razıyım” demedi. Bir kişi çıkıp “yahu ne geveliyoruz, haydi başlayalım kuralları yazmaya” demedi; “medeni yasa yazalım, ceza yasası, ticaret yasası, bankacılık yasası…” Zaten iş oraya geldiğinde özgürlükte ve çoğulculukta birleşecekler ve “herkesin tanrısı kendine” olacak, seküler yasalardan ve Tağut’a kulluktan memnuniyet bildirilecek, evlere dağılınacak. “Namazını özgürce kılıyorsun, daha ne istiyorsun?” “İyilik de, kötülük de senin içinde…” “Bence cennet de, cehennem de bu dünyada…” “Herkes kendi Kuran’ını kendi yazsın…” “Doktor bey çok kötüyüm, bana bir antidepresan yazın…”

Neyin Reformu?” üzerine 10 yorum

  1. Sevgili Selim…

    Şiddetle eleştirdiğin söyleşiye katılanlardan biriyim. Tek tek ele aldığımda söylediklerine değer veriyorum. Haklı bulduklarım var, bulmadıklarım var. Ama söyleşi konusunda bence epeyce haksızlık ediyorsun. Yapılan faaliyetin iyi niyetinden şüphe ediyorsun (ya da ben öyle anlıyorum). Söyleşinin tertip edilmesi tamamen Edip’in bireysel ve bence kesinlikle iyi niyetli bir çabasıyla oldu. Davete icabet edenler de oraya katıldılar, kendisine ayrılan süreyi nazaran uzun tutanlar olsa da hemen herkes kısa zamanda öncelik verdikleri birkaç cümle söylediler.

    Şimdi şunu görüyorum: Oraya katılan hemen herkese söylediğin ya da söyleyebileceğin eleştirel şeyler var. Oradakilerin de birbirleri hakkında söyleyecekleri şeyler var. Benim de var. Herkesin aynı fikirde buluşması zaten imkânsız. Ve de gereksiz.

    Özgürlükçü düşünceyi eleştirmişsin. Özgürlükçü düşünce kötü müdür? Özgürlükçü düşüncenin sınırları var mıdır? Oraya katılanların (ben dahil) özgürlükçü düşünce hakkında ne düşündüğümüz iki üç dakikalık zamanlarda etraflıca değinebileceğimiz bir husus muydu? Veya… Oraya katılanlardan herhangi biri senin savunduğun biçimde özgürlükçü düşünceyi belki de ele alabilir.

    Diyanet konusunda da benzer biçimde hepimizin farklı görüşleri olabilir. Zaten tartışmalar, konuşmalar herkesin fikirlerini ileri sürüp sonra bunları değerlendirildiği ortamlar değil midir? Söyleşide böyle bir imkân oldu mu henüz? Belki senin söylediğin biçimde ya da nüanslarla benzer şeyler söyleyenler olacaktır. Beğenmediğin dergi çalışmamda geçen ay Diyanet ile ilgili fikirlerimi sayfa ölçeğinde yettiğince yazdım. Diyanet’in laik bir denetim ofisi olması dışında dini bir kurum olmaması gerektiğini savundum. Yapısında toplumdaki tüm inanç ve hatta inançsız grupların yer aldığı bir denetim mekanizması olması gerektiğini söyledim. Diyanet’in asla bir dinin temsilcisi gibi ya da bir inancın Vatikan’ı gibi hareket etmemesi gerektiğini belirttim. Neyse… Bunları konuşacak ortamlar oluşursa söyleşilerde de etraflıca konuşurum. Aynı biçimde katılımcılar da kendi fikirlerini konuşabilirler. Daha çalışmanın isminde bile henüz anlaşılmamış (sadece) bir buluşmayı bu kadar yerden yere vurmak ne kadar yerli yerinde?

    Her ne kadar sen de kullanmış olsan da bu “seküler” kavramının kullanılmasını ben hep bir kaçış gibi gördüm Selim. Açık seçik biçimde “laik bir ülke modelini benimsemiyorum” diyemeyenler bu kelimeyi çokça kullanıyorlar. Ben mevcut şartlarda laik yönetim modelini benimsemiş biriyim. Hatta bunun kitaba uygun olduğunu da düşünüyorum. Daha iyisini bulur kavrarsam onu kabul ederim.

    “Orası adamın işyeri kendi dininden olmayanı çalıştırır mı?” ne demek? Orası adamın işyeri de değil, Allah’ın dininin sahibi de değil. Orası onun da değil, orası benim senin hepimizin. Toplum istedikten sonra beğenmezsek yıkarız bile orayı. Onun işyeri ne demek? Orası Vatikan değil. Vatikan gibi olmamalı diyorum zaten.

    IŞİD vb siyasi ya da terör oluşumlarının veya siyasi islamın Batı’nın sopası olduğunu sanırım söylüyorsun. Doğru da. Ancak bu maşaların varlığının sebebi Batı’nın gelip mezhep kurması ya da söylem altyapısını oluşturması değil. Onlar var olan literatürü teröriste ya da meyilli olana yasa yapıyor, o kadar. Bunları sen zaten biliyorsun. Dolayısıyla bitirilmesi gereken gerçekten de bilim dışı, akıl dışı, kitap dışı İslami söylemler. Biter mi o ayrı bir konu ama “dini yaşamı reform etme fikri” toplum yaşamında iktidar olmasa bile toplumun fikir koalisyonuna neden girmesin?

    Hanımefendiler ve beyefendiler diyerek hafiften alaya aldığın insanlar oraya çağrıldıkları için katıldılar. Birbirlerinin bazı fikirlerine taban tabana karşı oldukları halde katıldılar. Oradaki bazı insanların bazı düşüncelerini veya tercihlerini ben de eleştirdim ya da eleştiriyorum. Ama kimseye hasım da değilim. Belki de güzel bir şeyler yapılabilir gibi iyi bir niyetle katılanlar olmuştur, hatta daha iyi nasıl yapılabilir diye düşünenler olmuştur benim gibi. Sen; yazdıklarından edindiğim kanaate göre makul mantıklı bir araştırmacısın. Neden “bir şeyler için çabaladınız ama olmuyor, şöyle de yapılabilir” gibi bir yaklaşımla katkı vermek yerine bu “olmazcı” tavrı takınıyorsun anlayamıyorum. Gerçeği bulmak tartışmakla olur, demişsin işte. Daha ortada konu yokken, tartışılacak bir durum yokken, adeta bir tanışma buluşması gibi bir katılım gerçekleşmişken bu baştan reddedici tavrına, oraya davet edilip katılanlardan biri olarak üzüldüm.

    “Liberal İslam mezhebini kurmaya çalışan hanımefendilerin ve beyefendilerin o güçlünün kim olduğunu teşhis edemedikleri açıktır. Firavun’un varlığının ayırdında değiller, onu göremiyorlar.” diyorsun. Gel abicim, gel sen anlat bize. Söz önayak olacağım, katılıp fikirlerini anlatman için sana fırsat verilmesi için elimden geleni yapacağım. Ben de bu hususta yanı şeyi hep söyledim Selim. Mezhebe dönüşüyorsunuz, böyle olmamalı dedim. Gel sen de kendi dilinde söyle.

    “Son hız karanlığın diplerine yol alan ülkede İslam’dan geriye kalan son kırıntıları da büyük olasılıkla yok edecek olan “kapatılsın” şaşkınlığına destek verecek de değilim.” diyorsun. O zaman ne diyorsun? Sen ne diyorsun? Gel anlat kardeşim. Anlaşılır biçimde tane tane anlat. İstemiyorsan bana anlat. Mesajla sana telefon numaramı bıraktım. Gel skype’da konuşalım dedin, her yere çağrı bıraktım, cevap vermedin, gelmedin. Daha sitede ya da sosyal medyada yüzünü göremedik Selim. 😊 Yapma Allah aşkına!

    “Bu blogda uzun süredir “din” ile “dindışı” ayrımının yapaylığına dikkat çekiyorum.” diyorsun. Olabilir Selim. Ben de çok şey yazdım ama kimsenin umrunda olmadı, olmuyor Selim. Kendi çapımda bir şeyler yapıp denize atmaya, dsepete koyup dereye bırakmaya devam ediyorum. Bilen bilir bilmeyene selam olsun. Birilerinin peşimizden koşacaklarını, fikrine destek vereceklerini mi zannettin sen? Yok öyle bir dünya. Öyle olmasını istiyorsan kedi videosu çek. Çok itibar görüyor! Bir şeyleri eleştiriyorsan eleştir, ben de eleştiriyorum çok şeyi. Ama eleştirirken öneri ver, duymuyorlarsa daha iyisini sen yapmaya çalış, neden taşlayıp, yıkasın!
    “Aslında seküler, dindışı veya dünyevi denen alanın da basbayağı dinsel olduğunu anlatmaya çalışıyorum.” demişsin, bence de aynen öyle. Ama kavramlara verdiğimiz anlamlar da farklılık olabilir. Belki de anlaşabiliyoruz ama anlaşamadığını düşündüğün (özgürlükçülük gibi) bazı konular bu kavramlara farklı anlamlar veriyor ya da her seferinde sınırlarını belirtmiyor oluşumuzdandır.

    Özgürlükçülükte en temel husus “ifade özgürlüğü”nü tema etmesidir. Diğer saydığın konular üzerinde farkındalıkla çalışılabilir daha önce de söyledim. Yoksa kimsenin zihnimize kilit vurabilmesi söz konusu değil.

    “Eleştirdikleri İslam sürümünde rant temelli ekonomi yok. Veya gücü yeten herkesin kendi dinini dayatabildiği bir tek tipçi düzen yok, put olarak demokrasi, bireycilik, hümanizm, pozitivizm, vs”
    Hmm… Olmadığını nereden biliyorsun Selim? Daha kaç kelime çıktı ağzımızdan?

    Çok uzattım…
    “Doktor bey çok kötüyüm, bana bir antidepresan yazın…”
    Al sana depresan :) O halde sakin ol.

    Sözümün kusuru olduysa anlayışına talibim. Sevgiyle kardeşim…

    • Bana yanıtlamak düşmez ama…
      Adamın söylediklerini anlamaya çalışsaydın keşke. Kendi kafanda ne varsa onu eleştirmişsin. Yazanları, sen yazanlar konusunda ne anlıyorsan öyle anlamışsın. Yapacak birşey yok hayaleti tekmele tekmele dur. sonra hayaleti tekmeleme konferansı yap.
      Ayrıca vidyo çekmemesi ve gizliliği yok eden yazılımlar kullanmaması onlarca yazıda anlatmaya çalıştığı Kitap’a uygun olandır. Kitap diyince aklına “Kuran’da peçe yok ama 150 yıl önce ölmüş gitmiş bir düşünce akımında vardı!” geliyorsa, geçmiş olsun. Kitaptan yapabildiğiniz çıkarımlar hayatı düzenlemektense tartışmalarda süs oluyor. Ben bu aklım kestiğinde bu Kitap’ın liberal yorumuyla karşılaştım ve bugün bakınca -zaten iğreti duran- bu yorum günün rengini alıyor. Ve her attığı adımda Kitap’tan uzaklaşıyor.
      Örnek:
      liberaller: “patatesler kutsaldır, patates yemek cinayettir!”
      Edip, İslamoğlu gibi adamlar: “aslında falanca ayet patatesleri kutsuyor! işte patates hakları Kuran’da 1400 yık önce bildirilmiş! Aptal Sünniler Kuran’a patates hakları iftirası atmamışlar, kahrolsun Sünnilik!”
      kendimi bildim bileli benzer şablonla her konuda liberalleri takip ediyorlar: Güne bak, ne varsa Kuran’a iftira atarak benimse. Madem her liberal zırvası Kuran’da var, ne halta bu liberaller Allah’ın belasına uğruyorlar?(5:18)
      Allah -haşa- aciz miydi doğruları bir ayetin bilmem hangi sözcüğünü çarpıttırarak ortaya çıkartsın? her konuda bunu yapın, sonra kafamıza “Kahrolsun gelenek” diyin. bre güzel kardeşim, Kuran’da madem bu toplumun yaptığı her halt var ne diye bacağımız boktan çıkmıyor? yarın “bok çukuru kazmayalım toprağa hakaret” deseler onu da Kuran’da arayacaksınız. Elçi elinde Kitap’la toplumuna “bakın Kuran’da sizin dininiz var!” diye mi koştu? size göre evet. boşu boşuna savaşmış o kadar adam öldürmüş, keşke sizin kadar zeki olsaydı da Kuran’da antimilitarizm ve sananecilik- bananecilik olduğunu görseydi(!)

      “Özgürlükçü düşünceyi eleştirmişsin. Özgürlükçü düşünce kötü müdür? Özgürlükçü düşüncenin sınırları var mıdır? Oraya katılanların (ben dahil) özgürlükçü düşünce hakkında ne düşündüğümüz iki üç dakikalık zamanlarda etraflıca değinebileceğimiz bir husus muydu? Veya… Oraya katılanlardan herhangi biri senin savunduğun biçimde özgürlükçü düşünceyi belki de ele alabilir.”
      zaten sorun burada: Kitaptan sanalım diye ağzınızı Kitap’la eğip büküyorsunuz(3:78). Küresel firavunlar ne diyorsa onu Allah’a, Kitap’a yaftalıyorsunuz… ne derlerse: “patatesler kutsaldır!”

      yani minareyi çalıyorsunuz ve kılıfını Kuran’da arıyorsunuz. Kuran mutlak kusursuz olduğundan bu iftiralarınız gün gibi ortaya çıkıyor. Gelenekle uğraşmaya devam edin eğer bulursanız!

    • Selim Bey bu vatandaş sizi aptal vidyo sitelerine yönlendiriyor, kime iyilik gelmiş bu siteden ki veya yüzünü gördüklerimizden ki Selim de aptal sitelerde yüzünü göstersin. en iyi vidyo bile kolay bir yazıdan iyi olamaz. açık. G. Engin ve C. Demirel bunun örneği. blog ve vidyolar arasında fark ortada.

      • Sayın Muhammed, sana yanıtlamak düşmez ise YANITLAMA.

        Size tavsiyem yazınızın içinde küfür barındıran ifadeleri çıkarmanız. Yapmazsanız umarım Selim Bey olaya el atar.
        Bu arada bir zahmet git, bak kalemzade.net sayfasına, biraz araştır, oku, hemen yaftalama.
        Sizler hiç Allahtan korkmaz mısınız? Söylediğiniz sözlerin nerelere gittiğini bilmez misiniz? Siz gerçekten güvenenlerden misiniz? Siz Allahın herşeye şahit olduğunu bilmez misiniz? Bu nasıl kuran ahlakı bu nasıl bir ahlak çeşidi? Yorumlarınızı okurken, eleştirileriniz neyse de, o argo, küfürlü ve çirkin ifadelerinizden sonra karnıma ağrılar girdi.
        Sayın Muhammed Allaha güvenen olarak size sesleniyorum ve tavsiye ediyorum, o küfürlü ifadeleri lütfen düzeltiniz.

      • Yazdığın küfürleri sildim. Gençliğine veriyorum. Umarım öğrenirsin. Değmedi, beni zor durumda bıraktın, insanları gereksiz yere üzdün. Anlatacaklarını insanları kırıp dökmeden anlatmayı dene. “Gönder”e basmadan önce de sakinleşip yazdıklarını bir kez daha okuma alışkanlığı edin (3:159).

    • Yapıcı eleştirileriniz için teşekkür ederim Kalemzade.

      Söyleşiyi eleştirmiyorum. Söyleşideki özgürlükçü yaklaşımı eleştiriyorum. Demek ki eleştirim bu özgürlükçü yaklaşıma katılmayanlara değil. Siz katılıyorsunuz. Öyleyse anlaşamadık. Yazdıklarımı hızlı okudunuz ve anlamadınız veya ben anlatamadım. İyi bir yazar olmadığımı biliyorum, bunu bir dil eleştirisi olarak anlıyor ve dikkate alıyorum. Demek ki anlatamamışım. Şimdilik dördüncü paragrafı dikkatle yeniden okumanızı rica etmekten fazlasına gücüm yetmiyor. Özgürlük dediğimiz şey, meal diliyle, dileyenin “heva ve hevesini” izlemesine izin verilmesidir. Saptama yapıyorum, daha eleştiriye gelmedim. Diyorum ki, dileyenin paşa gönlünü izlemesine izin verilmesi konusunda uzlaşmış kişiler nasıl olur da böyle bir şeye izin vermeyen İslam’ın yayılmasını veya egemen olmasını veya bozulmuşunun düzeltilmesini talep ederler, bu yönde çalışırlar? Bilmiyorum, yeterince açık değil mi? Kuran’a göre iyiliği yaptırmalı ve kötülükten alıkoymalıyız. Bu, özgürlük değildir. Özgürlük, dileyenin kötü düşünmesi ve kötü söylemesidir. “Birey” çemberinde kaldığı sürece kötüyü yapabilmesidir. Kuran kötülüğü engelle diyor. Bazen söyleyerek, bazen kınayarak, bazen yaptırım uygulayarak. Bu iki öğretiden birini izlersin. İkisini birden izleyemezsin. Bilmiyorum, yeterince açık değil mi? DİB’in dinine uymayanın DİB’den atılmasını özgürlük ilkesine göre eleştiremezsiniz, ancak İslam ilkesine göre, yani gerçeğe aykırı olduğu için eleştirebilirsiniz. Bu konudaki ayrıntılı açıklamam sağ tarafta Din konusu altındaki yazılarda bulunuyor. Bu blogda din ve dindışı ayrımı üzerinde durduğumu söylemem kimsenin okumadığı gibi bir yakınma değildi. Yukarıdaki yazının hangi bağlamda olduğunu belirtmek için dedim.

      Seküler sözcüğünü bir şeyden kaçtığım için kullanmıyorum. Yalnızca doğru sözcüklerle konuşmaya çalışıyorum. Türkçeyi doğru kullanmak için özel çaba harcıyorum. Laiklik bence doğru sözcük değil. Yoksa söylemeye çekindiğim bir şey yok. Laiklik doğru bir sistem değildir. İslam laikliğe izin vermez. Daha açık bir söyleme yöntemi varsa öyle de söylerim. Ben kaçık damgası yemeyi göze alarak Ay’a gidilmediğini bile yazıyorum, o zaman bundan çekinmem. Laikliğin yanlışlığı (ve aslında hiç var olmadığı) konusunda yine sağ tarafta listelediğim yazılarda ayrıntı var, merak eden için. Laiklik konusunu din konusundan ayırarak özel olarak bir yazı yazmadım. Yazacağım elbette. Yazınca -sizi tenzih ederim- uzunluğunu görüp okumayan ama kısa bir yazı üzerinden bana not veren bir sürü kişi olacak. Bu işler böyle. Sosyal medyanın zararları no. 478754: Sosyal medya sizi kısa yazılara alıştırır.

      Yazımın “bir şeyler için çabaladınız ama olmuyor, şöyle de yapılabilir” biçimindeki özeti şudur: Modernist ideolojilerden kurtulmamışken İslam’da reform yapmayı düşünüyorsunuz, olanaksız. Modernist varsayımlardan ve düşünce biçimlerinden (özgürlükçülük gibi) kurtularak İslam’da reform yapılabilir. Bu “reform” eğer kitabın mesajına dönmek ise, modernist ideolojilerden kurtulmak zaten bu yönde çok büyük bir adımdır. Ben de gençken Kuran’ı okumamış “alaylı” bir Müslümanken laikliğe inanır, RP’ye falan çok kızardım. Ne zaman ki Kuran’ı anlamaya çalıştım, hurafelerden bir bir kurtuldum. Hala daha kurtuluyorum, bitmedi. “Bilim dışı, akıl dışı” şeylerden kurtulalım elbette. Ben bunun için uğraşıyorum çünkü akıldışı inanışlarımın olduğunu fark ettiğimde kendimden çok utandım. Ama yalnızca “İslami” veya “dinsel” olanlarından değil, hepsinden kurtulalım! Modern çağa özgü hurafe ve dogmalardan da kurtulalım. İki yıl önce bunların bir listesini yapmaya başladım ve hala bitiremedim. Bitince bir yazı yazacağım ve iki yüz sayfayı bulacağından korkuyorum, o kadar çok. Sanırım çalışmamı biraz hızlandırmam gerekiyor.

      “Eleştirdikleri İslam sürümünde rant vb. yok” derken Yüksel ve Kayagilleri kast ettim. Tek tek katılımcıları değil. İlk zamanlar okuyacağını ve ilgileneceğini düşünerek Yüksel’e banka konusunda bir şeyler yazmıştım. İlgilenmeyince bıraktım. Taslaman ve Dorman’ın da farklı bir tutum izlemeyeceğini biliyorum. Onlar RAmazan’larda televizyonda orucun mideye yararlarını anlatıyor olmaktan memnun görünüyorlar. İyi niyetlerinden kuşkulanmam için bir neden yok ama ziyan ettikleri potansiyele üzülmemek elde değil. Kaya’yı konuşmaya gerek bile yok. Mecliste yaptıklarından onun derdinin ne olduğunu biliyoruz. Kısaca, İslam falan değil. Kadın Kuran’a “eskilerin masalları” dedi, duyulmadı mı acaba bilmiyorum. Söyledim ama bir kez daha söyleyeyim: Önceliği tarihsel putlardan önce modern putları kırmak olan biri Yüksel’in ilgisini çekmiyor. Çekmediği için “kadroya” giremiyor. Dolayısıyla onun kanalında bu kişileri duyamıyoruz. “Özgürlükçülük” var ama tartışma yok. Yıllar önce Yeşiller partisinin bir üyesinin dediği gibi: “Partimiz (reformumuz?) herkese açık ama faşistler hariç.” Böyle bir sınır tanımlayarak kendilerinin de faşist olduğunu ona anlatamamıştım. Bilmem siz anlıyor musunuz?

      Yüzümü göstermemiş olmamın bir eleştiri konusu olmasını anlayamam. Belki içinde bulunduğum koşullardan dolayı gösteremiyorumdur. Suç mu, kusur mu? Veya bu benim sözlerimi hafifletir mi? Taha Kıvanç gibi sahte adla yazan bilinen biri miyim acaba? Meraklısı için Youtube kanalımda sesim duyuluyor, gerekliyse.

      “Hanımefendiler ve beyefendiler” alay değil. Bunlar konuşurken de kullandığım sözcükler. Bunu da bir uslup eleştirisi olarak alıyorum. Demek ki yanlış anlaşılıyor.

      Tek bir kusurunuz varsa o da belki konular üzerinde yeterince dikkatli düşünmemek veya yazılanları dikkatli okumamak olabilir kardeşim. Sizin iyi niyetinizden kuşku etsem açıkça yazarım. Dücane Cündioğlu kötü niyetlidir mesela ve açıkça yazdım bunu. Edip Yüksel için de geçerli bu. Yüksel’in bile isteye kötülük etmeye çalıştığını düşünsem açıkça yazarım. Arkadaşlarla konuşurken de kendisinin adı üzüntü ve düş kırıklığıyla geçer yalnızca. YNÖ gibi…

  2. “Ayrıca vidyo çekmemesi ve gizliliği yok eden yazılımlar kullanmaması”

    Bu cümle parçası anlamam gerekeni anlamama yetti. Diğer belirtilere değinmiyorum bile.

    Tüm hakaretlerini ve küfürlerini sana iade ediyorum. Ama arka planda küfür içerikli cümlelerinden çok daha yazıklar olası bir zavallılık var. Umarım hatanı anlarsın, pişman olursun, bu ahlaksızlıktan vazgeçer ve özür dilersin. O zamana kadar yollarımız ayrılmıştır.

    • Cengiz Bey bu yaptığımı heyecanıma verip bağışlamanızı umuyorum. Gerçekten yanlış yapmışım, okuyanlardan da özür dilerim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s