Arapça Sözcük Denkliği ve Anlam Kıyımı

Kuran’la ilk tanışmamız ne ‘hoca’da olur, ne camide, ne de ‘Kuran Kursu’nda. Bunların Kuran’la ilgileri yoktur. Kuran’la ilk tanışmamız onun çevirisiyle (veya mealiyle) olur. Kimi okur, çelişkiler bulur, vazgeçer. Kimisi de terimlerle dolu olduğu için anlaşılmaz bulur. Kuran’ın bütününü veya bir parçasını çevirenlere veya onun üzerine yorum yapanlara anlatmakta zorlandığım bir konu var:

Arapça kökenli Türkçe sözcüklerin anlamları, Arapça orijinallerine denk değildir!

Bundan dolayı ahiret, akraba, amel, ayet, cemaat, din, dua, dünya, gafil, gazap, gusül, hasenat, hayır, ibadet, ilim, iman, kaza, kıyam, melek, nefis, nimet, rıza, rüku, sabır, sadaka, secde, selam, şeytan, şükür, takva, tevekkül, tövbe, yetim, zekat, zikir, zulüm gibi pek çok sözcüğün Arapça orijinalini Kuran’da buluyor olmamız, bunları Türkçe benzerleriyle değiştirebileceğimiz anlamına gelmez. Sözcüklerin anlamı dilden dile geçerken değişir. Bu temel gerçekten habersiz kalarak çeviri yapılamaz, meal yazılamaz, yabancı dildeki metinler yorumlanamaz. Cengiz Özakıncı’nın Dil ve Din kitabında bu durum bütün açıklığıyla bilimsel olarak anlatılıyor. Kuran çalışan her Türkün bu kitapta anlatılan konuları, denk olmama durumu da dahil, iyice anlaması bir seçenek değil zorunluluktur.

Bu denk olmama durumunu bilmeyen veya umursamayan ve genel dil bilincinden yoksun meal yazarlarının yaptıkları kötü çevirilerden birkaç örnek vereceğim.

 

 

1:2

Y.N.Öztürk: Hamt, alemlerin rabbi Allah’adır.

Eşdeğer meal: X, Y’lerin Z’si Allah’adır.

hamt: (Dil Derneği sözlüğü) Tanrıya şükretme.

alem: (DD) 1. Yeryüzü ve gökyüzündeki nesnelerin tümü, evren. 2. Dünya, acun, cihan: “İnsan âlemde, hayal ettiği müddetçe yaşar.” -Y. K. Beyatlı. 3. Aynı konuyla ilgili kimseler ya da bu kimselerin uğraşlarının tümü: Ticaret âlemi. Edebiyat âlemi. 4. Hayvan ya da bitkilerin tümü: Hayvanlar âlemi. 5. Durum ve koşullar: Evlilik âlemi. 6. Herkes, başkaları, elâlem: Bu işe âlem ne der? 7. Ortam, çevre: “Fakat onun Türk ve Müslüman dostları hep alafranga ve zengin bir âlemde yaşarlardı.“ -H. E. Adıvar. 8. mec. Eğlence: “Bekârlık âlemleri gözümde tütüyor.” -Ö. Seyfettin. 9. Kendine özgü birçok niteliği bulunan şey ya da kimse: Burası bir âlem. Bizim arkadaş bir âlem. 10. Duygu, düşünce, düş gücü: Duygu ve düşünce âlemi çok zengin bir ozan.

Rab: (DD) Tanrı.

Düzeltilmiş eşdeğer meal: Tanrıya şükretme, evrenlerin Tanrı’sı Allah’adır.

(veya)

Tanrıya şükretme, ortamların Tanrı’sı Allah’adır.

Oldu mu? Olmadı çünkü Arapçadaki hamd başka, Türkçedeki hamt başka. Arapçadaki rab başka, Türkçedeki Rab başka. Arapçadaki alem başka, Türkçedeki alem başka. Hamt ve Rab sözcüklerinin anlamı sözlüklerde açık. Türkler bu iki sözcüğü hiçbir zaman Tanrı’dan başkası için kullanmazlar, dolayısıyla bu sözcüklerin Türkçedeki anlamı başkalaşmıştır. Alem sözcüğünün bu bağlamda halk anlamına gelmesi gerektiğini hem Arapça sözlüklerden, hem de 15:70,45:36,12:107 ayetlerinden anlıyoruz. Rb ve rbb’nin sözlüklerde eylem karşılığı yetiştirmek, egemen olmak olarak veriliyor. Ad karşılığı olarak bu eylemden türeyen anlamların yanında Tanrı da veriliyor. Ama biliyoruz ki Tanrı anlamı bu sözcüğün Kuran’dan sonra kazandığı dolaylı bir anlam. Türkçeye sözcüğün yalnızca bu dolaylı anlamı geçmiş. Sözlükte büyük harfle yazıldığına dikkat ediniz, Rab Türkçede özel addır. Eski Türkçe lehçelerinde idi sözcüğü Rabbe denkmiş. Yunus Emre’nin koşuklarında gördüğümüz çalab sözcüğü ise daha XX. yy’a kadar kullanılan bir karşılıkmış. Ama bugün kullanımdan düştüğü için uygun görünmüyor çünkü çalab sözcüğünü duyan günümüz Türkü hiçbir şey anlamayacak. Eylem anlamından yola çıkarak yetiştirici, yetiştirgen, yetiştirgin gibi yapım ekleriyle yeni bir karşılık bulunabilir. Yetiştirici sözcüğünün çiftçi anlamı olduğu için uygun görünmüyor. Sözcük türetmeyip adlaşmış ortaç (adlaşmış sıfat-eylem) olarak “yetiştiren” karşılığı da düşünülebilir. Cengiz Özakıncı “türetici” karşılığını öneriyor. Allah’ın yetiştirmesi varlıkları birbirinden türetme yoluyla olduğu için o da uygundur. Güncel dilde egemen özne anlamında kullanılan ‘efendi’ sözcüğü de düşünülebilir. Rab sözcüğünün anlamının bir bölümünü kapsayacaktır, yaratma anlamını ise kapsamayacaktır. Ayrıca Rumca kökenli bir sözcük kullanmaktansa Türkçesini kullanmak veya türetmek yeğdir. Yine de rab /Rab olarak bırakmaktan çok daha iyi bir seçenektir.

Doğru meal: Övgü, halkların yetiştireni /yetiştirgeni Allah’adır.

 

 

98:5

Elmalılı: …yalnız Allaha ibadet etsinler…

ibadet: (DD) 1. Kulluk görevi, bağlılık. 2. Tanrı buyruklarını yerine getirme, Tanrı’ya yönelen saygı davranışı, tapınma. 3. Ayin, °kült.

Eşdeğeri: …yalnız Allaha ayin yapsınlar /tapınsınlar…

Zaten eşkoşucusuyla (müşrik), ikiyüzlüsüyle (münafık) bütün ayinlerimiz Allah’ın adıyla yapılıyor. O zaman Kuran’ın derdi nedir? Türkçede ibadet, çoğul eki alan bir sözcüktür. “İbadetlerimiz” der dururlar. Hiç kuşku yok, bu sözcük Türkçede kulluk anlamında değil ayin, tören anlamında kullanılıyor. Törenin çoğulu olur, kulluğun çoğulu olmaz. “Kulluklar” demez hiç kimse, kulluk taneyle sayılamaz. İbadetse taneyle, günle, vakitle, rekatla sayılır. Ne ilginç ki abd kökü Türkçeye en iyi çevrilebilen Kuran sözcüklerinden birisi, buna karşın kimi meal yazarı kulluk demekten geri duruyor. Düşünürsek, kulluk sözcüğü Allah ile kulu arasındaki ilişkiyi çok iyi anlatıyor. Türkçede kul, gönüllü ve gönülsüz olarak kölelik edene denir. Allah, kullarını insanların gereçleri KULlandıkları gibi kullanıyor. “Attığın zaman sen atmadın, Allah attı.” (8:17) “Allah’ın insanların bir bölümüyle diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzünde kesinlikle karışıklık çıkardı.” (2:251) “Herkes ve onların gölgeleri sabah-akşam, ister istemez Allah’a secde ederler.” Örnekler çoğaltılabilir.

Eylemleri anlatan kulluk kavramını töreni anlatan ibadetle değiştirmek yetmezmiş gibi bir de amel sözcüğünü sokuştururlar meallere. Hangi ana-baba çocuğuna “Oğlum /kızım iyi amel et” der? Ama “İyi davran” denir, “İşe yara” denir, “Çalış” denir, “İyi işler yap” denir. “İbadetlerimiz ve amellerimiz…” diye vaaz veren adamın başarısı Kuran’ı toprağa gömmektir, başka bir şey değil!

Doğrusu: …yalnız Allah’a kulluk etsinler…

 

 

29:45

Elmalılı: … Allah’ın zikri en büyük iştir…

zikir: (DD) 1. Anma, söyleme, sözünü etme: “Dervişin fikri neyse zikri de odur.” -Atasözü. 2. (Bir tarikata bağlı olanlar için) Tanrının adını art arda söyleme işi: Zikir çekmek.

Günümüz kuşağı Osmanlı ağzını bıraktığı için zikir sözcüğünden anmayı, söylemeyi anlamıyor. Ancak tekke, tarikat ve benzer pislik yuvalarında zikir sözcüğü zorunlu olarak kullanımda çünkü sözlükte görünen ikinci anlamı olan terim anlamını kullanıyorlar. Kuran’da gördüğümüz bir sözcük Arapçada veya başka bir dilde terime dönüştüyse anlamı bozulmuştur, yerinden kaydırılmıştır, bu başucu ilkemiz olmalı. Hu çekmek, en büyük iş olmak şöyle dursun, ancak oyun ve eğlencedir, Kuran’ı öğrenip uygulama sorumluluğuyla karşılaştırıldığında ıslık çalıp el çırpmaktan (8:35) farkı yoktur. Ne ilginç ki zikr sözcüğü Türkçede birebir karşılığını bulabildiğimiz ender sözcüklerden.

anmak: (DD) 1. Birini ya da bir şeyi akla getirerek sözünü etmek ya da onu düşünmek, zikretmek, yâd etmek: Dün akşam sizi andık. “Kendi çalışmalarımı anmak isterim burada.” -B. Vardar. 2. Bir sözü ağzına almak: Hastalığın adını anmaktan korkuyor. 3. (-i, -le) Bir armağanla gönlünü almak: “An beni bir kozla, o da çürük çıksın.” -Atasözü. 4. Adlandırmak: Onu, başka Tahirlerden ayırt etmek için “Temiz Tahir” diye anarlardı.

Görüldüğü üzere anmak sözcüğü tıpkı Arapçadaki zikr gibi, hem akla getirmek, hem de söylemek anlamındadır. Sorunsuz olarak zikr kökünü gördüğümüz yerde an kökünü kullanabiliriz.

Doğrusu: … Allah’ı anmak en büyük iştir…

 

 

19:59

Süleyman Ateş: …namazı zayi ettiler, şehvetlerine uydular.

şehvet: (DD) 1. Cinsel istek, kösnü. 2. mec. Aşırı istek.

Orijinal metinde şehev sözcüğünü gören meal yazarı, Türkçeye benzer bir sözcük bulmanın sahte sevinciyle hiç düşünmeden şehvet yazıveriyor. Oysa şehvet Türkçede yalnızca cinsel tutku (kösnü) anlamına geliyor, Arapçada ise her türlü tutku. Görüldüğü üzere aşırı istek anlamı yalnızca mecazdır. ‘Şehev’in en yakın karşılığı tutku olmalı. Salatı (o her ne ise) namaza denkleyen meal yazarı, işin içine bir de cinsellik katıyor. Namazı bırakıp sevişmeye mi başladılar?

Eşdeğeri: …X’i yitirdiler, kösnülerine uydular.

Yine Türkçedeki zayi sözcüğünün kökeni olan Arapça adau sözcüğünü orijinal metinde gördüğü için zayi yazıp geçmiş yazar. Adau sözcüğünün kökü DYA için sözlükte ziyan, kefaleti veya ipoteği yitirme karşılıkları veriliyor. Adau eyleminin karşılığı güncel Arapça sözlüklerde mahvetmek, harap etmek, bozmak, yıkmak, çökertmek olarak veriliyor. Bir çağrışım yaptı mı? Salat (Türkçesi her ne ise, namaz olmadığı kesin, sonraya bırakıyorum) için sık sık KVM kökünün türevi olan akam eylemi kullanılıyor Kuran’da. Yani salatı ayağa kaldırmak, ayakta tutmak, dikmek, kurmaktan söz ediliyor. Bu ayette ise ataları onu ayağa diktikten sonra onu tekrar yere çalan torunları anlatılıyor. Allah’ın yasası kendilerine bildirildikten sonra gönüllerine göre uygun buldukları ve Allah’ın yasasına ters olan ahlakı egemen kılmışlar. Yitirmek olarak anlaşılabileceği gibi bozmak ve yıkmak karşılıkları da bu bağlamda uygun görünüyor. Yitmek anlamı uygun bulunsa bile, en az bin yıldır yaşayan bu Türkçe sözcük yerine Arapçadan geçme zayi sözcüğünü kullanmanın arkasındaki niyet nedir acaba? Ben söyleyeyim: İlahiyatçıların, din bilirkişilerinin, hacı-hocanın çoğu kendi dil ve kültürlerini iyi öğrenmeyen, kimliklerine yabancılaşmış, hatta Türk doğdukları için Tanrı’ya küskün adamlar. Okudukları Arapça kitaplarının onda biri kadar Türkçe dil kitabı okumadıkları için Türkçeyi yetersiz, Arapçayı üstün sanıyorlar.

Doğrusu: X’i yıktılar /yitirdiler, tutkularına uydular.

 

 

113:1

Elmalılı: Sığınırım Rabbına o felakın.

Eşdeğeri: Sığınırım X’ine o Y’nin.

Türkçede felak diye bir sözcük yok. Eski Türkler bu cümleden hiçbir şey anlamazlardı, şimdikiler de anlamıyorlar. Arapça sözlüklerde ‘felak’a verilen anlamlar arasında tan, sabah ve yarılış var. Gelenekçiler uzun uzun yorum yaparlar, efendim Arap, tan ışığını yarılışa benzetmişmiş de, o yarıktan fışkıran ışığa felak demişmiş, o yüzden tam çevrilemiyormuşmuş… Hakkını yemeyelim, Y. N. Öztürk bu durumu mealine yansıtabilmeyi başarmış:

Y. N. Öztürk: Yarılan karanlıktan çıkan sabahın rabbine /yarılışlardan fışkıran oluşun rabbine sığınırım!

Şimdi size “Yarın karpuzu yaralım” desem, bu iki “yar”ın aynı yar olduğunu düşünmezsiniz, çünkü Türkler Türkçeyi unuttular. Eski Türkçede yarın, hem sabah, hem de o sabahın başlattığı gün anlamına geliyor (örnek kaynak: Ahmet Akçataş, Karahanlıca İlk Kuran Tercümesi Sözlüğünün Söz Denizinde Bir Gezi, Turkish Studies, v4/4, Summer 2009). Çünkü Türkler de Araplar gibi tan ışığını yarılan bir şeyden sızan ışığa benzetmişler. Sabaha ‘yarın’ demişler. Tıpkı İngilizcedeki morning, morrow, tomorrow gibi, sabah anlamına gelen sözcük ertesi gün anlamı da kazanmış. Size Arapçanın Türkçeden zengin olduğunu, dolayısıyla Arapça sözcükleri mealde veya başka yerde kullanmak zorunda olduğumuzu söyleyen kişi Türkçeyi iyi bilmiyordur, bana güvenin. Bunun ideolojik bir yanı yok. Dil, tornavida gibi biçimi ve işlevi çakılı bir şey değildir. Onu kullananlar onun ne olmasını isterlerse o olur. Siz Türkçenin zayıf bir dil olmasını istediğiniz anda o zayıf olur. Sanki başkasının malını kötülermiş gibi Türkçenin yetersiz olduğunu söylemek aymazlıktır. Bu aymazlıkla aydınlanmak ve Kuran’ı yaşam kitabı yapmak olanaklı değildir. Elmalılı Hamdi Yazır gününün aydın ve ufku geniş adamıdır. O günün koşullarında aydınlatıcı bir ürün vermiştir. Onu aşmanın zamanı gelmiş ve geçmiştir. Herkes aldığı emaneti iyileştirip sonrakine devretmekle yükümlüdür. Elmalılı yükümlülüğünü yerine getirmiştir. Biz kendi yükümlülüğümüzden sorumluyuz.

Doğrusu: Sığınırım yetiştirenine o yarılışın.

(veya)

Sığınırım efendisine o tanın.

 

 

57:18

Edip Yüksel: Sadaka veren erkekler ve kadınlar, Allah’a güzel bir borç vermişlerdir.

sadaka: (DD) 1. Dilenciye verilen para. 2. Yoksullara yardım olarak karşılıksız verilen şey.

Eşdeğeri: Dilenciye /yoksula para veren erkekler ve kadınlar, Allah’a güzel bir borç vermişlerdir.

Yapma yahu! Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak bu kadar ucuz demek? Arapça sözlüklere göre SDK eylemi doğrulamak, onaylamak anlamına geliyor. Meal yazarlarının buraya sadaka yazmalarının tek nedeni Türk olmaları, yani Türkçede sadaka diye bir sözcüğün olması. İngiliz meal yazarları buraya dilenciye verilen parayı sokuşturamıyorlar, çünkü İngilizler o paraya ‘sadaka’ demiyorlar. 9:103 ayeti genelde “onların mallarından, onları temizleyip arındıracağın bir sadaka al” diye çevriliyor. Bu cümlenin doğru karşılığı şu olmalıdır: “onların mallarından, onları temizleyip arındıracağın bir doğrulama al”. İçinde SDK geçen her ayete doğrulama veya onaylama sözcüğünü yerine koyabilir ve anlamın bozulmadığını görebiliriz. Ama bunun yerine vergi, verinti, bağış benzeri sözcükler koyarsak yukarıdaki ayet dışında bütün ayetlerde anlam bozuluyor. Kuran, paylaşılan zenginliğe de doğrulama dediyse bundan bir şey anlamamız gerektiği içindir, yazarının Arapçayı iyi bilmediğinden değil. Maddi varlığı ihtiyaç sahipleriyle paylaşmak onların hakkını doğrulamaktır. Onun için Kuran paylaşılan zenginliğe üleşme (infak) de diyor, arındırma (zekat) da diyor, doğrulama (sadaka) da diyor.

Doğrusu: Doğrulayıcı erkekler ve kadınlar, Allah’a güzel bir borç vermişlerdir.

 

 

19:76

Ali Bulaç: Sürekli olan salih davranışlar, rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır…

sevap: (DD) 1. Hayırlı bir davranış karşısında Tanrı tarafından verileceğine inanılan ödül. 2. Tanrı tarafından ödüllendirileceğine inanılan davranış.

Salih: (TDK kişi adları sözlüğü) 1. Elverişli, iyi, uygun, yakışır. 2. Yetkisi, hakkı olan. 3. Dinin buyruklarına uygun harekette bulunan.

Sevap sözcüğü, görüldüğü üzere Türkçede dinsel bir terimdir ve ölüm ötesiyle ilgili olarak algılanır. Kuran’da iyi veya kötü her davranışın karşılığı ölüm ötesine özgü değildir, bu yaşamda da verilir (2:58,201, 3:148,165, 5:18, 7:96,156, 11:52, 16:30,97,122, 20:124, 22:15,28 24:14, 29:27, 40:51, 52:47, 53:39-41…). Arapçadaki sevap ile Türkçedeki sevap farklı anlamlarda sözcükler. Arapçadaki sevap sözcüğünün dinsel terim anlamı yok; sözlüklere göre karşılık, sonuç anlamına geliyor. Türkler iyi işlere salih demezler. İyileştirmeye hala ıslah diyorlar ama SLH kökünün salih türevi kullanılmıyor. Gördüğünüz gibi Türkçe sözlüklerde bulunmuyor, artık yalnızca kişi adları sözlüğünde kalmış. Dolayısıyla bu da ancak dinsel bağlamda kullanılan ve terim olmaya yüz tutmuş bir sözcük. Salih için Arapça sözlükte uygun, elverişli, iyi anlamı buluyoruz. İyi, daha iyi, yeğ anlamına gelen hayrun sözcüğüyle karışmaması için ben iyicil karşılığını öneriyorum. Salih, rab ve sevap sözcüklerinin Türkçe eşdeğerlerini yerine koyduğumuzda bin yıllık fıkıh kitabından fırlamışçasına terime boğulmuş bir ayetimiz oluyor:

Eşdeğeri: Sürekli olan dinin buyruklarına uygun davranışlar, Tanrı’nın katında ödül bakımından daha hayırlıdır…

Böylece İslam’ı tıp gibi, mühendislik gibi bir uzmanlık alanı yaptık, din bilirkişilerine emanet edip aradan çekildik… İyi mi oldu? Hayır, Kuran’ı zerre kadar anlamadığımızı, pek öyle anlama niyetimizin de olmadığını belli etmiş olduk.

Doğrusu: Sürekli olan iyicil davranışlar, yetiştiricinin /yetiştirgeninin katında karşılık bakımından yeğdir /daha iyidir…

İyi davranışlar bundan önceki yazılarımda anlatmaya çalıştığım gibi, Allah’ın buyurdukları ve ‘seküler’ olanlar olarak ikiye ayrılamaz. İyicil davranış özel bir davranış biçimi değildir, Allah Kuran’ı çalışarak iyiden ne anlıyorsak onu yapmamızı istiyor. Karşılığını ne zaman vereceğini bu cümlede söylemiyor; yaşarken de olabilir, öldükten sonra da. Allah katı diye bir şeyden söz ediyor, artık onu da Kitap’ı okudukça anlayacağız. Kitap’ın üç, beş değil 114 sure, yüz değil altı yüz sayfa olmasının bir nedeni olmalı, değil mi?

 

 

42:21

DİB: Yoksa, Allah’ın izin vermediği bir dini kendilerine tutulacak yol kılan ortakları mı var?…

Hiçbir çeviride ayetin orijinalinde geçen din sözcüğünün dinden başka bir karşılıkla çevrildiğine rastlamadım. Arapçanın sözlükleri “din”i nasıl tanımlıyor, bakalım:

Lane sözlüğü (Arapça – İngilizce)

adiinuh (A-D-Y-N-ta, çekimli eylem): “Ona hizmet ettim.”

el din (ad): Borç, boyun eğme durumu, dinsel yasa…

Hans Wehr Çağdaş Arapça Sözlüğü (Arapça – İngilizce)

din (eylem): 1. Borç almak, borçlu olmak, yükümlü olmak, boyun eğmek, bağıtlanmak… 2. Dinini /inancını söylemek /anlatmak.

el din (ad): Borç, yükümlülük.

Müfredat (Çıra Yayınları, Türkçe çeviri)

din: Borç, boyun eğmek…

almaany.com (Arapça – İngilizce)

el din: Din, inanç, borç, yükümlülük, boyun eğme.

Tıpkı zikr ve sadaka sözcüklerinde olduğu gibi, sözcüğün inanç anlamının Kuran’dan sonra kullanıma giren bir terim anlamı olduğu anlaşılıyor. Şimdi de Türkçe dine bakalım:

din: (DD) 1. İnsanların anlayamadıkları, karşısında güçsüz kaldıkları doğa ve toplum olaylarını, gizemsel nitelikteki güçlerle açıklamaya yönelmeleri olgusu. 2. Bu nitelikteki tasarımların kurallar, kurumlar, törenler ve simgeler biçiminde örgütlenmesini sağlayan düzen:  Müslüman dini. Hıristiyan dini. 3. mec. İnanılıp çok bağlanılan düşünce, inanç ya da ülkü: “Yaşamak dini, benim dinimdir.”-T. Fikret.

TDK sözlüğündeki tanım da hemen hemen aynı. Bakın, aslında bu tanımın içinde Arapça din sözcüğünün Kuran’daki anlamına yakın iki sözcük bize göz kırpıyor: Düzen ve ülkü. Düzen dediğimizde bu bağlamda hepimizin aklına kapitalizm, demokrasi, dikta, endüstri uygarlığı, anayasa gibi kapsayıcı şeyler gelir, değil mi? Peki Allah’ın dini (düzeni) bunların bir alt kümesi, şubesi, bileşeni olabilir mi?

Ülkü sözcüğünde de aynı uyuşmazlık var. Fransız’ın “ideal” dediği ülkü, düşünülebilen son amacı anlatır. Ulaşılması umulan son noktaya erişmeye çalışmak fikrinin kapsamadığı bir konu var mıdır? Toplumların düşünebilecekleri son amaç dirliği sürdürmektir. Kişilerin düşünebilecekleri son amaç sonsuz yaşamdır. Her ikisi de Kuran’da bulunur; altı yüz sayfa boyunca ahlaksız toplumlar yeryüzünden silinmekle, ahlaksız insanlar da sonsuz ateşle tehdit edilirler.

Bizdeki din sözcüğünün Avrupa dillerindeki karşılığı, Latincede bağlılık anlamına gelen relig sözcüğünden türeyen sözcükler oluyor. Kilise’nin bağlılığı kendine özgüleme hastalığına Avrupa’nın bulduğu çözüm Kilise bağlılığı olan “relig”i kamusal alandan çıkarmak olmuş. Bu, onun hastalığının ilacı olabilir; işe yarayıp yaramadığı ayrı bir tartışma konusudur. Ama beri yanda işler farklı yürüdü; bizim hastalığımız başka ve kendi ilacımızı bulmalıyız.

Borçlanma hukukuyla ilgili 2:282 ayetinde “birbirinize bir borçla borçlandığınızda” ifadesi aslında “birbirinize bir din ile (bi dinin) dinlendiğinizde (tedeyentum)” biçimindedir. Bunu borç diye, geri kalan hepsini din diye çevirmenin bilimsel bir tabanı yoktur. Hepsi aynı yazılıyor. Osmanlı borçlarının haczini yürüten kurumun adı Düyunu Umumiye’dir (=Genel Borçlar). D-Y-N’nin en doğru karşılığı borç veya yükümlülüktür.

Yaşamı din ve din dışı olarak bölmek Kuran’a aykırıdır. Elçilerin izini kaybetmiş toplumlar olarak bunu gündelik dilimizde töre, yasa, ahlak, hukukun üstünlüğü gibi kavramlarla tanımlıyoruz. Türkçesi de yükümlülük olmalıdır. Bu ayeti mealden okuyanlar “Tamam o zaman” diyorlar, “Bu ayet devletle değil, dinle ilgili. Faiz düzenini anayasal düzen olarak belirlemek dinin konusuna girmiyor, o dinin bağlıları faizli mevduat hesabı açmama özgürlüğüne sahipler.” Ve yanılıyorlar…

Doğrusu: Yoksa, Allah’ın izin vermediği bir yükümlülüğü kendilerine tutulacak yol kılan ortakları mı var?…

Görüldüğü gibi ayet çağdaş dünyanın hümanizmini, eşitlikçiliğini, bireyciliğini, ilerlemeciliğini, hazcılığını, maddeciliğini, kullan-at refahını, küresel bankacılık sistemini ve bilumum ikiyüzlü sistemleri onaylamaz oldu. Bu durumda ayetin sözünü ettiği ortakları isim isim saymak zor değil. Şimdi yukarıdaki 98:5 ayetinin çevirisindeki yanlışla bu ayettekini bir toplayın, ilginç sonuçlar çıkacak.

Tek bir sözcüğü yanlış çevirmek bu ayetin seküler düzeni, bugün anlaşıldığı biçimiyle laikliği onaylıyor gibi görünmesine neden oluyor. Oysa Kuran’ın onayladığı sanılan düzen, din kavramını tapınağa, Tanrı’yla kul arasına hapsetmiş, “evcilleştirmiş” ve etkinlikten düşürüp geçersiz kılmıştır. Aslında bunu gelenekçiler Kuran’dan iyice koptukları için kendileri yaptılar; bilincinde değiller. Kuran’a Arap kültürünü eş koşmakla, Allah’ın yasasını “akide” ve eylem olarak ikiye ayırmakla, bozuk öğretilerden bulaşan etkileri ayıklamayı reddetmekle, “Bugün Allah için ne yaptın?” gibi kavramları darmadağın eden söylemleriyle bunu kendileri yaptılar. Seküler düzenin savunucuları da çıktı, madem sizin yasanız yaşamın gereklerine yanıt vermiyor, onu tapınağa kapatalım ve sorunu çözelim dediler. Batı Aydınlanması’nın Türkiye’deki etkisinin iki cümleye sıkıştırabildiğim özeti bu. Bu konuda daha fazla tartışma için Dinden Boşalan Yeri Din Doldurur, Dinle İlgilenmiyorum ve Hobi Olarak… yazılarıma bakın. Şimdilik bu derin konuyu kapatıp son bir örnek daha veriyorum.

 

 

17:18-19

Ali Rıza Safa: Kim ivedi olarak isterse, dilediğimiz kimseye dilediğimiz ölçüde ivedi olarak veririz. […] Kim de sonsuz yaşamı isterse ve inanmış olarak ona gereği gibi çalışırsa, işte onların çalışmasına değer verilir.

Ali Rıza Safa, Arapça bilmemesine karşın Türkiye’deki en iyi meallerden birini yazabilmiş birisi. Salt bu olgu sözümona Arapça bilen ilahiyatçıların yaptıkları meallerin durumunu göstermeye yeter de artar. En iyi mealler arasında bunu ilk üçe koymamın nedenlerinden biri yukarıda listelediğim sözcükleri kullanmaktan kaçınması. Ne yazık ki bu özen, yazarın önemli hatalar yapmasını engellememiş. 17:18’deki el-acilete ve accelna sözcüklerini ivedi olarak çevirerek doğru yapmış. Ancak 17:19’daki ahira sözcüğünü “sonsuz yaşam” olarak çevirmesi kesinlikle yanlış ve anlamı bozuyor. Yazar “ahira”nın ahiret anlamına geldiğini düşünüyor ve bu sözcüğün Türkçe karşılığı olan sonsuz yaşam yazıyor.

ahiret /ahret: (DD) Dinsel inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrıya hesap vereceği yer, öbür dünya.

Arı Türkçe kullanması kesinlikle takdir edilesi ancak sözünü ettiğim denk olmama durumunu gözden kaçırdığı için ayetin anlamı bozuluyor. Çünkü Arapçada ahir sözcüğü sonrası, son, sonuç anlamlarına geliyor. Hans Wehr Sözlüğü’nde aynı kökten gelen ahara eylemi ertelemek anlamına geliyor. An ahira deyimi ise sonuna dek, köküne dek, bütünüyle anlamlarına geliyor. Müfredat sözlüğüne göre ahira sözcüğü veresiyeyi tanımlamak için de kullanılıyor. Dolayısıyla sözcüğün hesap günü anlamı, Kuran’dan sonra kazandığı terim anlamı olmalı.

Geleneksel yorumlar ayetlerde sözcüğün başında “el” takısı (belirli tanımlık) olduğu için bunun belirli bir günü bildirdiğini öne sürüyorlar ama bu, sözcüğün anlamını daraltmak olur. Belirli tanımlık, sonucun bilindiğini anlatıyor olmalı. Bu bilinen sonuç yeryüzündeki sonucu da kapsar, evren yok edildikten sonrakini de. Kitap dikkatlice okunursa ahira için çalışanlarla yeryüzüne mirasçı olacak olanların (varisa –örnek: 21:105, 28:5, 33:27; tersi için kıta /KTA –örnek: 6:45, 7:72, 8:7) aynı kişiler olduğu anlaşılır. Ayrıca Kuran’da bekaa (özellikle 11:86, 16:96, 18:46, 19:76, 20:71,73,131, 28:60, 37:77, 42:36) ve akibat (örnek; 6:135, 7:128, 11:49) sözcüklerini çalışırsak kalıcı olanı arama ile sonucu aramanın farklı eylemler olmadığı görürüz. 2:201 ayetinde sözü edilen ahirayı çağıranların örneği 14:40 ayetinde İbrahim’in, 3:38 ayetinde Zekeriya’nın mümin bir soy dilemesidir. Dilek, kuru bir söz değil çalışmaktır. Sık sık ahiranın karşıtı olarak karşımıza çıkan dunya sözcüğü yalnızca yeryüzü yaşamını değil, bayağı ve yakın olanı anlatır. 42:20 ve 2:200-201 ayetleriyle karşılaştırıldığında, yukarıdaki ayette dunya yerine acele sözcüğü kullanılarak bu anlamın vurgulandığı görülecektir. Böylece okur olası anlam çarpıtmalarından kendini koruyabilir. Kuran’da kimi temel kavram belli ayetlerde karşıtıyla birlikte sunuluyor ki sözlüklerin gereksinime yanıt vermediği yerlerde okur anlamı netleştirebilsin. Kuran’ın yazarı, okurların aptal olduğunu düşünmüyor elbette. Önemli kavramları karşıtlarıyla bir kez daha tanımlanıyor olması, tanık olduğumuz üzere, Kitap’ın anlamını sabotajlara karşı korumanın yollarından biri olmalı.

Bu nedenlerden dolayı dunya sözcüğünü gördüğümüz her yerde yeryüzünden söz edildiğini, ahira sözcüğünü gördüğümüz her yerde (özellikle yevm el ahira demedikçe) ölüm ötesinden söz edildiğini düşünmek büyük bir hata. Bu hata yaşamı dinsel ve seküler olarak ikiye ayırma yozlaşmasını sürdürür, haksızlığa boyun eğmeye yöneltir, kaderciliği yerleştirir, din ve ahlakın arasını ayırır ve iyi kavramından bağımsız bir tanrının tanımlanmasına giden yolu açar. Kulların iyi işlerinin sonuçları bu yaşamda görülemiyor olsaydı, İslam, herkes için geçerli doğal bir yükümlülük olamazdı. Allah herkesi kendi eylemlerinin iyi ve kötü sonuçlarına tanık ederek kendisine kulluk etmeye çağırır (7:172, 41:53). Böylece sorumluluğu almamış olan kimse kalmaz (33:72).

Sonuçta Türkçedeki ahiret sözcüğü Arapça el ahira sözcüğünü karşılamıyor. Türkçedeki son, sonuç ve sonraki sözcükleri ise el ahira sözcüğünün Kuran’daki her iki anlamını da kapsıyor.

Doğrusu (İhsan Eliaçık): Her kim ‘hemen şimdi’ olanı isterse, ona layık gördüğümüz karşılığı ‘hemen şimdi’ veririz. […] Her kim de ‘sonrasını’ düşünür ve var gücüyle onun için çalışırsa gerçek müminler işte onlardır.

Doğrusu (Hüseyin Atay): Kim çabuk olanı isterse, dilediğimize ondan istediğimiz kadar çabuklaştırırız. […] Ve kim sonrakini isteyip, inanmış olarak onun için gerekli çalışmayı yaparsa, işte bunların çalışmaları teşekküre değer olur.

 

***

Akraba, ayet, dua, iman, kıyam, melek, rüku, sabır, secde, selam, şükür, takva, tevekkül, tövbe, zekat, zulüm sözcükleri için de yukarıdakilere benzer durumlar söz konusu ve mesajımın anlaşılması için bu kadar örneğin yeterli olduğunu düşünüyorum.

Bu yazıyı iki ayrı soruna karşı uyarmak için yazıyorum:

  1. Kuran’ı çevirirken veya yorumlarken metinde gördüğünüz Arapça sözcüklerin Türkçeleşmiş türevlerini kullanırsanız anlamı bozmanız neredeyse kaçınılmazdır.
  2. Aynı sözcüklerin Türkçeleşmiş türevlerini Kuran’ı yorumlarken veya tanrıbilim üzerine söz söylerken kullanırsanız bir “din dili” yaratır veya sürdürürsünüz.

Birincisini yukarıda verdiğim örneklerle yeterince açık olarak anlatabildiğimi umuyorum. Şimdi ikincisine gelelim.

Sözgelimi bir kişinin “Tanrı’nın selamından” söz etmesinin sakıncası şudur: Bu tür söyleme sıklıkla maruz kalan kişi selamın Tanrı’ya özgü veya Tanrı’yla ilgili bir kavram olduğunu düşünür. Oysa onun atadan kalma dilinde Arapça selam sözcüğünü karşılayan bir sözcük vardır: Esenlik. Hâlâ kullanımdan düşmemiştir. Birini uğurlarken “Esen kal” der, bayramlarda, mezuniyetlerde, yıldönümlerinde esenlik diler. Bu ikisinin aynı şey olduğunu bilmesi çok kolaydır kolay olmasına da, karşısında “Selam aleyküm”ü “Allah’ın selamı” olarak bilen, esenlikler dilemeyi bırakmış tipler gördükçe bunu unutur. Artık aynı kavram, aynı olgu ikiye ayrılmıştır: Bir Allah’la, dinle ilintili olan; bir de Allah’la, dinle ilintili olmayan. Önceki yazılarımda anlattığım gibi bu yıkıcı bir algıdır. Dinsel yaşamı, yaşamın bir parçası gibi algılatmakla kalmaz, bir “dinsel dil” oluşmasına neden olur. Öyle bir ikilik oluşur ki, bu özel dili konuşmadığınız sürece sanki mutlak iyiye, yani Tanrı’ya çağıramazsınız. İstediğiniz kadar iyi ahlak öğütleyin, dinden söz etmediğinizi düşünürler. Ve ahlaksızlığı normalleştirmek isteyenler de bu özelleşmiş dili kullanırlar. Çünkü insanlar Tanrı’ya karşı gelmekten çekinirler. Dinsel dili kullanmak herkesin elinde olmayan bir ruhsatmış gibi algılandığında, o ruhsata sahip olanlara boyun eğmeye eğilimli olurlar. Bundan dolayı dinsel dil kötüye kullanımlar için çok verimli bir aygıttır. Bundan dolayı hem Kuran çevirilerini, hem de tanrıbilimle, dinle ilgili bütün yorumlarımızı bu tür terimleşmiş sözcüklerden olabildiğince arındırmaktan başka seçeneğimiz yok.

Zamanın Arapçasındaki gündelik sözcükler tarihsel süreçte önce Arap, sonra da Türk din bilirkişilerince jargon durumuna getirilmiş. Bu yüzden bu sözcükler yalnızca belirli bir uzmanlık alanına, İslam tanrıbilimi alanına özgüymüş gibi algılanır olmuş. Böylece gündelik yaşamda karşılıkları aranmaz olmuş. İster siyer, Sünnet gibi uydurma kaynaklar olsun, ister Kuran, aktarımın gündelik yaşamdaki karşılığını aramak düşünsel refleksi zaman içinde yitmiş. Çünkü bu terimler bir kere Türkçe değil. Terimlere boğulmuş bir anlatı, uzman olmayanlara ‘uzaktan sesleniyor’ gibi gelir. Bunun sonucu özlü kavramların simgeselleştirilmesidir. Yani simgelerin içinin boşalması, temsil ettikleri kavramların görünmez duruma gelmesi, bir anlamda unutulması. Şükür, dua, selam, zikir gibi kavramların söze indirgenmiş ve hiçbir eyleme karşılık gelmiyor olmasından daha görünür bir kanıt aramamız gerekmiyor. Kuran öğrencisi, yetiştirgen sözcüğünü anlamayacak denli dil bilgisinden ve düşünme alışkanlığından uzaksa bu, çevirinin eksiği olamaz, kendi yoksunluğudur. Bunu gidermek öğrencinin çabasını gerektirir.

Kuran’da Muhammed dışında sözü edilen hiçbir elçi Arapça konuşmadı, insanlara Arapça çağrı yapmadı, kitabını Arapça yazmadı. Musa ve Harun Firavun’a dinsel jargonla konuşmadılar. Firavun, elçilerin her sözünün yaşamdaki karşılığını bildi. Kuran’ın içeriğiyle ilgili her konuda uzlaşmayabiliriz, bu ayrı konu. Ama her ne anlatıyorsa anlatsın, bunu kendi dilimizin donanımıyla ifade edebiliyor olmamız gerekir. Çünkü Kuran evrenseldir (2:66, 6:19, 7:158, 12:107, 25:1, 62:3…) ve önceki elçilerin mesajını yineler (21:25, 46:9…). Bu gerçekleri yadsıyanların çıktıkları yol bozuk bir yoldur. Yükümlülüğü, yani yaşamın anlamını, toplumun yasasını bir uzmanlık alanına çevirmek bu yoldaki ilk duraklardan biridir. Bu yolun sonunu günümüzde Yahudi dini temsil eder. Artık Yahudi zihninde İbranilik kavramı ile kutsal İbrani dilinde yazıldığına inanılan Tevrat’ın öğretisinin birbirinden ayrılabilmesi kesinlikle olanaksızdır. Din bilirkişileri olan kohenler, leviler, hahamlar sözcükleri orijinal diline hapsederek öğretiyi bozmaya başlamışlar.

Bunu yapmayı eski Mezopotamya uygarlıklarının din adamlarından öğrenmişler. O zamanlarda kitap denen şey herkesin gereksinimi ve harcı değilmiş. Her meslek örgütü gibi din adamları da loncalar kurmuşlar ve ‘hizmet arzını’ sınırlamışlar, tarifeler belirlemişler, yönetmelikler yazmışlar. Dolayısıyla okur-yazar bir avuç din adamı, elçilerin mesajlarının yazılı olduğu kağıtlarla halk arasında yarı-geçirgen bir duvar olmuşlar. Kuran’ın sözlerini herkesçe anlaşılabilir olmaktan çıkarmakla sonuçlanacak her girişim, istemli de olsa istemsiz de olsa, Elçi’yi yorumlamayı bir geçim kaynağı yapmaya ve dolayısıyla mesajı bozmaya giden yolu açar. Hindu Brahmanları, halkına böyle haksızlık etmiş olan din adamı sınıfının acınası torunlarıdır. Artık kendileri de okudukları Sanskritçe kutsal metinleri anlayamamaktadırlar.

Bilgi paylaştıkça çoğalır. Işık ışığı doğurur. Karartanlar ve gizleyenler kendi soylarını kuruturlar. Dil her kapıyı açan anahtardır. Bu ilkeler Kuran’ın da onayladığı kadim bilgeliktir. Kökü sağlam bir ağaç yetiştirenlerden olmak istiyorsak (14:24-27, 28:34) Kuran’ı anlama çabası ile dilimizi arındırma işi birlikte yürümelidir. Değilse, jargon oluşmasını engelleyemeyiz ve başladığımız noktaya, din bilirkişilerinin mesajla halk arasında aracı sınıf oldukları karanlığa geri döneriz; Kuran ölü bir kitap olarak mezarlıklarda kalır. Umarım derdimi anlatabilmişimdir.

Not: Meal alıntılarını yazım hatalarını düzelterek yapıyorum.

Reklamlar

Arapça Sözcük Denkliği ve Anlam Kıyımı” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s