Kuran’daki Dualar ve Konuşmalar Simgeseldir

Bekleme odasındaki su sebilinden su almıştım. Yanımdaki sehpada boş kullan-at plastik bardağı gören sekreter çöpe atmak için davrandı. “Atmayın, kullanıyorum” deyince alaycı bir gülüşle “Yenisini alırsınız?” dedi. Kullan-at bardağı iki kez kullanma fikri gözüne gereksiz göründü. Sekreter benim yaşlarımda, okumuş, aklı başında biri. Plastik bardakların sonsuz bir kaynaktan geldiğini düşünüyor olamaz. Sorsam, plastik bardakların değil, hiçbir tüketim nesnesinin sınırsız bir kaynaktan geldiğine inanmadığını ve çöpleri için de sonsuz depolama olanağı olmadığını söyleyeceğine eminim. Davranışı ile inandığını sandığı şey arasındaki çelişkinin ayırdında olmadığına, yani bu yanıtı içtenlikle vereceğine eminim. Peki, bu davranışını nasıl açıklarız? Plastik bardakların ve çöp alanının sonsuz olduğuna inansaydı yine aynı umursamaz davranışı gösterecekti. Öyleyse bir karar vermeliyiz: Sekreterin ağzıyla söylediğini göz ardı edip sonsuz plastik bardağın varlığına inandığını kabul etmek zorundayız.

Benim anladığım, Kuran’a göre sekreter buna inanıyor. Benzer bir durum “İnanırsan yaparsın” veya “İstersen yaparsın” veya “İstemek başarmanın yarısıdır” sloganlarında da görünür oluyor. Bu sloganların özetlediği şey şu: İnandığını düşünmene karşın gerçekte inanmamış olabilirsin. Gerçekten inanıp inanmadığını anlamak için iç sesine kulak vermen veya sessizce düşünmen veya kendine sorular sorman gerekebilir. İstemek de aynı biçimde… Örneğin yarım gönüllülük diye bir olgu var. Bağımlının bağımlı olduğunu itiraf etmesi diye bir olgu var. Bağımlılık eylemi değişmiyor ama bağımlılığı kabullenmeye yönelik zihinsel direnç son buluyor sözel dışavurum ortaya çıkıyor.

Kuran’a göre Allah’ın yanı sıra tanrı edinenler onların tanrı olduğunu kabul etmezler. Kimi zaman onlara aracı derler (39:3). Başka tanrı olmadığını sözel olarak kabul ederler (29:61). Ancak davranışları birden çok tanrıya tapmak biçimindedir.

Kurana göre tanrıtanımazlar (ateistler) da Allah’tan istiyor. Çünkü biz insanlar Allah dışında bir yerden isteyemiyoruz, buna kabil değiliz. Öyleyse tanrıtanımazlar “Allah’ın varlığına” inanıyorlar mı? Elbette. Kuran’da Allah’ın varlığını inkar edenlerden tek söz olmaması bir eksiklik olabilir mi, bu tipleri çevremizde görüp dururken? Bu yalın gerçeği anlamamış olanlar müşrik, münafık, mümin kategorilerinin yanında bir de ateist kategorisi açma şaşkınlığında bulunuyorlar, sanki Kuran bunları atlamış da onlar tamamlıyorlar. Olayın özü kişinin ağzıyla söylediğinden öte, eylemiyle doğruladığı veya inkar ettiğidir. Bu ayrımı (birleştirmeyi?) yapmadığımızda şu çetin çelişkiler karşımıza çıkar ve bunları çözemeyiz:

1) Din hayatın bütünü değil parçası olur (bir başka yazıda bu konuya ayrıntılı olarak gireceğim). “Din işleriyle devlet işlerinin ayrılabileceği” gibi yanılsamalar oluşur. (Not: Teokrasi savunucusu değilim)

2) Dinsel ahlak ile dünyasal ahlak iki ayrı otoriteymiş gibi görünür. Kişi Allah ve elçilerine inandığını söyler, örneğin sekülerliğin çağın gereği olduğuna da inanır, hazine bonosu da alıp satar. Bunların bir arada oluşunun derin bilişsel ve toplumsal yarılmalara zemin hazırladığının ayırdına varmaz. Bir başkası da Kuran’a “gökten indiği sanılan kitap” dedi diye Atatürk’ün toplumuna yaptığı bütün hizmetlerin üstünü çizer.

3) Müminlik, Müslümanlık gibi kavramlar kişinin eylemiyle değil sözüyle belirlenir, “Günahkar Müslümanlar cehenneme gidecek mi?”, “Hayırsever ateistlerin durumu ne olacak?” gibi oksimoron sorular ortaya çıkar. Bu sorulara, sorudaki yanlışı düzeltmeden yanıt verilemez.

Bunların üçü de aslında aynı çelişkidir. Ve ister Hristiyan ister Müslüman bir geçmişten geliyor olsun modern insanın yarasıdır. Yaşamın bütününü kapsamayan, tapınağa özgü bir din düşünülebilirmiş gibi, eylemden ayrı bir felsefe, bir düşün dünyası, dolayısıyla eylemden ayrı bir söylem düşünülebileceği sanılmıştır.

İşte modern-geleneksel yarılmasının bulunduğu zamanımızda bu bakış açısı, Kuran’da bulunan seslenişlerin, diyalogların, üçüncü kişilerin ağızlarından aktarın sözlerin birebir olduğunu düşündürmüştür. Kişinin dinine yaptıklarıyla değil, söyledikleriyle karar verilir duruma gelindiyse, neden düşündürmesin ki? Düşünün, salt söylenilen ve yapılanın farklı olduğu algısını yaratmak üzere kurulmuş iş kolları var: Reklamcılık, halkla ilişkiler, basın danışmanlığı, endüstriyel tasarım… Hiç “doğaya saygı göstermeyen” bir büyük şirket gördük mü? İnsanların “kelimei şehadet” getiren herkesin Müslüman olduğunu sanmayı bıraktığı güne dek de görmeyeceğiz.

Bir İngilizce İslam sitesi nasıl Müslüman olunacağını tarif ediyor:
Bir İngilizce İslam sitesi nasıl Müslüman olunacağını tarif ediyor: “Şehadet getireceksiniz”

Oysa Kitap’ı belli bir süre çalışınca konuşmaların ve sesleniş sözlerinin simgeselleştirilmiş, yalınlaştırılmış temsiller ve söylem biçiminde özlüce aktarılmış eylemler olduğu ortaya çıkıyor. Şimdi bu durumun açıkça görünür olduğu ayetlerden bir kaçını inceleyelim.

I
Kuran’daki Konuşmalar

Efendin meleklere şöyle demişti: “Aslında yeryüzünün yeni yöneticisi olacak birisini atayacağım!” Dediler ki: “Orada bozgunculuk yapacak ve kan akıtacak birisini mi atayacaksın? Oysa biz övgülerle seni yüceltiyoruz ve kutsuyoruz!” Dedi ki: “Kuşkusuz ben sizin bilmediklerinizi bilirim!” Bakara 002:30 (Ali Rıza Safa çevirisi)

Bakara Suresi’nin başında evreni yaratan Allah’la melekleri (kuvvetleri, denetçileri, yetkilileri, iş görenleri) arasındaki diyalogun başlangıcı bu ayet. Allah’ın ağzı mı var da konuşuyor, meleklerin ağızları mı var da konuşuyorlar gibi soruların yanıtı belli: Burada insanların anlayacağı biçimde aktarılan bir düşünce var. İnsanlar birbirleriyle konuşurlar çünkü kendi zihinleri ve benlikleri hapsolmuşlardır. İç dünyaları arasında veri alışverişi sağlamak için geliştirdikleri veri aktarma protokolüne dil diyoruz. Dil bir dolaylamadır, düşünce önce konuşulan dilin (Türkçe, İngilizce, Mors dili, işaret dili, duman dili vb.) şifreleme kurallarına göre söz birimlerine dönüştürülür, işitilen söz bilimleri yeniden şifre çözme işleminden geçirilerek düşünce karşılığı kurulur. Bu çok karmaşık bir işlemdir ama konuşma dilince bunu çok hızlı gerçekleştirdiğimiz için karmaşıklığın ayırdına varmayız. İşin karmaşıklığı ancak bir hata veya veri kaybı olduğunda –ki buna yanlış anlaşma deriz– aklımıza gelir. Veri kaybı dilin doğasında vardır. Çünkü kısaca herhangi iki zihin birbirinin tıpkısı değildir. Veri aktarmak için konuşmak zorunda olmak zayıflıktır. Her yerde, her an bulunan ve kusursuz olan Allah’ın kulakları ve gözleri olmayan meleklere söz biçiminde veri aktarması düşünülemez. Üstelik bu iletişimde bir veri kaybı yaşanması da düşünülemez. Bu ve benzeri ayetlerdeki diyaloglar, etkileşimi insanların anlayabilmeleri için yapılan dolaylamalardır. Yine Allah’ın bir şeyi oldurmak için “Ol” demesi (2:117, 3:47, 6:73, 16:40, 19:35, 36:82, 40:68) bir anlatım biçimidir. Allah’ın herhangi bir nesneye /olguya bir söz söylemesi düşünülemediği gibi, henüz var olmayan bir olguya “Ol” demesi ayrı bir mantıksızlık olurdu. Bu anlatım biçimi Allah’ın dilemesini simgeliyor. Zeki olmayan nesnenin bu çağrıya yine sözle karşılık vermesi –“İsteyerek geldik” (41:11) örneğinde olduğu gibi– de mecazdır. Ne yer, ne gök, ne buhar Allah’a sözle karşılık verir, ne de Allah bunlara insan yapısı herhangi bir dilin sözcükleriyle buyurur. Sözler, yalnızca dilemekle olduramayan insanlara özgüdür. İnsanlar yalnızca dilemekle olduramadıkları için Allah’a muhtaçtır. Yalnızca dilemekle olduramadıkları için dilemeleri ve oldurmaya çalışmaları “çağrı”dır. Bütün dilekleri Allah oldurduğu için Allah’tan başkasını çağıranlar aptallık ederler, çünkü başkasının oldurduğunu sandıkları şeyi de Allah oldurmaktadır. Onun için kimi Kuran yorumcusu Fatiha Suresi 5. ayetteki seslenişin yalnızca Allah’a güvenenlerin değil bütün evrenin bilerek veya bilmeyerek seslenişi olduğunu söyler. Tıpkı nesnenin isteyerek veya istemeyerek geldiği gibi.

Sizden kesin söz aldığımızda dağı üzerinize yükseltmiştik. “Size verdiğimize sımsıkı sarılın ve dinleyin!” Dediler ki: “Dinledik ve karşı geliyoruz!” Nankörlük ettikleri için yüreklerinde buzağı yer etmişti… Bakara 002:93

“Dinledik ve karşı geliyoruz” cümlesinin Arapça okunuşu “semina ve aseyna”dır. Kuran’da Allah’ın elçilerinin çağrısını işitip teslim olanlar ise “Duyduk ve boyun eğdik”, “semina ve ataana” derler. Burada okunuşlardaki benzerlik üzerinden İsrailoğullarının davranışı anlatılıyor. Musa ve İsrailoğulları elbette Arapça konuşmadılar ve bu cümleyi hiçbir zaman kurmadılar. İsrailoğulları Musa’nın kitabını değiştirerek de olsa (2:59,75,78-79,102,105-106, 3:70-71,78,187, 5:13,15,41, 6:91, 7:162, 13:37-39, 14:28) okumuştur (2:44) ama ondan yararlanmayı reddetmiş, onu yanında taşımaktan öteye gitmemiş ve verdiği sözü tutmamıştır (62:5). Benzer bir sözcük oyununu aşağıdaki ayette yaparlar:

Ey inanca çağırılanlar! “Bizi davar gibi güt!” demeyin; “Bizimle ilgilen!” deyin ve kulak verin. Nankörlük edenler için acı bir ceza vardır. Bakara 002:104

Tırnak içindeki cümlelerin Arapça okunuşu “raina” ve “unzurna”dır. Toplumu gütmekle gözetmek arasındaki farkın en kısa tanımı, birinin toplumu kendine hizmet ettirmesi, ötekinin ise topluma hizmet etmesidir. İsrailoğulları kendilerini güdecek birilerini aradıkları için eleştiriliyorlar (57:27). Bu iki sözcük oyunu 4:46 ayetinde yeniden açıklanmaktadır. İsrailoğullarının eleştirilen davranışlarının sözcük cambazlığı olmadığı açıktır. Kaldı ki burada örneği verilen oyun İbranice değil Arapça sözcükler üzerindedir. Bu cambazlık örneği üzerinden Tevrat’ın mesajını bozmaları ve bozarak aktarmaları eleştiriliyor.

Verdikleri sözü bozdukları, Allah’ın ayetlerini inkar ettikleri, peygamberleri haksız yere öldürdükleri ve “Yüreklerimiz korunaklıdır!” dedikleri için. Evet! Allah, nankörlük ettikleri için, onların üzerine damga vurmuştur. Artık, çok azı dışında inanmazlar. Nisa 004:155

Siz hiç yüreğinin korunaklı veya kalbinin kılıflı olduğunu söyleyen birini gördünüz mü? Ben de görmedim. Ayetteki söz simgeseldir. Bu insanların durumunu kısa yoldan anlatır. Bu kişiler bu cümleyi yaşam boyu kurmazlar. Allah’a dönerlerse (tevbe) durumun farkına varmış, bunu kendilerine itiraf etmiş olurlar. Bu da bu sözü seslendirmeyi gerektirmez. Not: Esed’in çevirisi farklı, böyle bir anlam oluşmuyor.

“Efendimizin, erdemli olanlar arasına bizi de katmasını umut ederken, Allah’a ve bize gelen gerçeğe neden inanmayalım?” Böylece, Allah, söylediklerinden dolayı, altlarından ırmaklar akan, sürekli kalacakları cennetler verdi. Güzel davrananların karşılığı, işte budur. Maide 005:84-85

Allah kimseyi bir cümle söylediği için ödüllendirmiyor. Öyle olsaydı Kuran kursuna gitmek veya ayda bir hatim indirmek Orta Doğu toplumlarına bir yarar sağlardı. Çünkü ödül hem bu dünyada, hem de sonsuz yaşamdadır (bkz.2:201, 3:148, 7:96,156, 11:52, 16:30,97,122, 20:124…). Oysa Orta Doğu toplumlarının başları dertten kurtulmuyor. Bu ayette insanların içlerinde bulundukları durumları, eylemleri, gönüllerinden ve akıllarından geçenler, davranışlarının ardındaki güdülenme ve eylemleriyle kovaladıkları amaç özlü olarak anlatılıyor.

Güneş doğarken gördüğünde, “Benim efendim işte bu, en büyüğü bu!” dedi. Fakat görünmez olunca şöyle dedi: “Ey toplumum! Kuşkusuz ben ortaklar koştuklarınızdan uzağım!” Enam 006:78

İbrahim güneş batar batmaz kent meydanına koşup bu cümleyi bağırmış olamaz. Burada İbrahim’in belki günler, belki yıllar süren bir arayışının ve olgunlaşmasının özlü olarak anlatıldığı açıktır.

Dediler ki: “Allah’a tek ve eşsiz olarak hizmet etmemiz ve atalarımızın hizmet ettiklerini bırakmamız için mi bize geldin? Bize gözdağı verdiğin şeyi artık getir, eğer doğruyu söylüyorsan?” Araf 007:70

Halkının Hud’a söylediği sözlerin simgesel olduğu besbellidir. Hiçbir ortak koşan böyle cümleler kurmaz. Bu cümleler olaylara gerçekçi bir görüngeden bakan bir tektanrıcının aktaracağı biçimde oluşturulmuştur. Ortak koşan kişinin yukarıdaki cümleyi kurması zaten suçunu itiraf etmesi, yani Allah’a tek olarak kulluk etmediğini içtenlikle söylemesi anlamına gelir.

Büyüklük taslayanlar şöyle dediler: “Aslında sizin inandığınız şeyi inkar ediyoruz!” Araf 007:76

…“Aslında sizinle gönderileni inkar ediyoruz… İbrahim 014:9

Yine aynı durum geçerli. İnandığı şeyin doğruluğunu öne süren hiç kimse, bir şeyleri “inkar ettiğini” söylemez. Yalnızca gerçekliği bilinen şeyler inkar edilebilir. İnkar edenler inkar ettiklerini söylemezler, söylerlerse bu bir iddia değil itiraf olur. Kimse kendine inkarı yakıştırmaz. Bu cümleler inkarcıların söyledikleri bir çuval açıklama, fikir yürütme, tartışma ve çürütmenin kısaltılmışıdır ve aynı zamanda eylemlerinin sözle temsilidir. Çevrenize bakın, bu cümleye ne sözlü, ne de yazılı olarak hiçbir yerde rastlamazsınız.

“Ey Şuayb!” dediler, “Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz. Aslında seni aramızdaki güçsüz birisi olarak görüyoruz. Yakın çevren olmasaydı kesinlikle seni taşlardık. Zaten bize karşı bir üstünlüğün yok!” Hud 011:91

Şuayb’ın halkı doğru yolda olduğundan emin. Şuayb’ın uyarısından rahatsız oluyor, susmasını ve uzaklaşmasını istiyor. Haklı olduğunu düşünen hiç kimse, kendisini eleştirene “Söylediklerini anlamıyorum” demez. Aralarındaki iletişime tanık olan bir mümin halkın söylenilenlerin çoğunu anlamadığı yargısına varırdı. Gerçekçi bir bakış açısından görünenler okura aktarılmaktadır. Bir başka deyişle Şuayb’ın halkı Kuran’ı okusaydı “Biz böyle bir şey demedik” diyecekti. İkincisi, “Yakın çevren olmasaydı seni taşlardık /kovardık” cümlesi halkın davranışının sözel bir yansımasıdır. Belli ki Şuayb’ı ülkeden kovmayı denemişler ve dirençle karşılaşınca bundan vazgeçmişlerdir.

Dediler ki: “Bizi çağırdığın şeye karşı yüreklerimiz kapalıdır; kulaklarımızda ağırlık ve aramızda bir perde vardır…” Fussilet 041:5

Benzer bir durum… Örtücüler suçlarını itiraf ediyor görünüyorlar çünkü olay bize mutlak gerçekçi bir gözlemcinin gözünden aktarılıyor. Eğer Allah’ın yoluna çağrı yapıyor iseniz veya sözlerinizle iyiye yöneltmeye ve kötüden alıkoymaya çalışıyor iseniz veya bugün bu coğrafyada bunu yapanları izliyor iseniz inkarcıların bu yanıtı verdiklerine tanık olabilirsiniz. Elbette kimse görünürde kulağındaki, yüreğindeki bir özürden söz etmemektedir ama Kuran bağlısı müminler kulağında ağırlık, yüreğinde taş olanları verdikleri tepkilerden tanıyorlar.

Ve kendisine yazık ederek bahçesine girdi. Dedi ki: “Bu durumun sonsuza dek değişeceğini sanmıyorum!”… Kehf 018:35

Bu kişi geri zekalı değil. Bağın sonsuza dek orada duracağı fikrini elbette gülünç bulurdu. Ancak bu söz onun bağ hiç yok olmayacakmış gibi düşünüp kendine ona göre bir yol çizmesi, ona göre yaşaması durumunu belirtiyor. 70’lerine dek hayhuyla ömrünü geçirmiş ve emekliliğini kaygısızca, hiç ölmeyecekmişcesine gezip tozarak, zevk almaya bakarak geçirenleri hatırladınız mı? Bu kişiler öleceklerini elbette biliyorlar ama davranışları böyle bir şey hiç olmayacakmış sanan birinin davranışıyla aynı özelliği gösteriyor. Örneğin AKP’liler de bu iktidarın sonsuza dek süreceğine inanıyorlar. Elbette bunu ağızlarıyla söylemiyorlar. Öte yandan politik dengenin er geç değişmesi olasılığını düşünmüyorlar, bugünlerin bir  sonrası (ahira) olacağını hesaplayarak adım atmıyorlar. Bu, 18:35 ayetinde “Bunun sonsuza dek yok olacağını sanmıyorum” diyen bahçecinin durumuyla hemen hemen aynıdır.

Nankörlük edenler seni gördüklerinde alaya alıyorlar: “Tanrılarınızı diline dolayan bu mu?” Enbiya 021:36

Yukarıdaki inkar ayetlerine benzer bir durum söz konusu. Allah’a ortak koşanlar, ortak koştukları şeylerin tanrılar olduğunu kabul etmezler (örnek: 39:3). Çünkü bunu söylemeleri elçilerin veya tektanrıcıların önünde suçlarını itiraf etmeleri anlamına gelir.

Onlar yalnızca “Bizim efendimiz Allah’tır!” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar… Hac 022:40

Yukarıdakinin tersi bir durum… Hiçbir egemen, birilerini bir şey söylediler diye yurttan çıkarmaz. Burada yaşamın amacını ve anlamını, dolayısıyla yasasını belirlemeye kalkan ve belirlediği bu aykırı yasayı dayatan egemene gösterilen direnç, “Efendimiz Allah’tır” cümlesi üzerinden özlü olarak anlatılıyor. Yeryüzünde “Efendimiz Allah’tır” diyen yüz milyonlarca kişi var ancak çoğunun eylemi sözlerini doğrulamıyor. Doğrulamadığı için de Firavun kılıklı küresel egemenler onlarla uğraşmıyor (bkz. “Ilımlı İslam”).

Bağışlayanın kulları yeryüzünde alçakgönüllü olarak yürürler. Bilisizler kendilerine söz attıklarında “Selam!” derler. Furkan 025:63 (yanlış çeviri)

Hayret ve dehşet vericidir ki bu ayeti harfi harfine bir buyruk olarak anlayanlar var! Arapçada selam, esenlik anlamına gelir. Türkçedeki selam ise yalnızca bir karşılama ve vedalaşma sözcüğüdür, esenlik anlamı yoktur. Ayetin doğru çevirisi şu olmalıdır: “Bilisizler kendilerine söz attıklarında esenlik dilerler.” Esenlik dilemek de aşağıdaki “dua” ayetlerinde göreceğimiz üzere sözle olacak iş değildir. Dilemek, dileği belli etmek ve gerçekleşmesi için küçük de olsa bir çaba göstermek gerekir. En azından küçük bir uyarı yapmak, belki aydınlatıcı bir kaynağa yönlendirmek, küçük bir öğüt vermek, bunlar yapılmıyorsa da bilisizler hakkında iyi dilekleri belli eden uygun bir söz söylemek… Ayetin muhatabından beklenen budur. İletişim özürlü biri gibi “Selam!” deyip sırıtarak kaçmak değildir.

Firavun, şöyle dedi: “Ey Haman! Bana bir kule yap, böylece belki o yollara erişirim! Göklerin yollarına. Böylece Musa’nın Tanrısı’na ulaşırım. Zaten aslında onun yalancı olduğundan kuşkum yok!”… Mümin 040:36-37

Firavun, yalancı olduğuna emin olduğu Musa’nın haberini verdiği Tanrı’ya ulaşmak için mi kule yaptırıyor? Firavun bu cümleyi bu biçimde kurmuş olamaz. Burada olay yine mutlak gerçekçi, sözlerin ardındaki niyeti, eylemlerin ardındaki güdülenmeyi hiç şaşmadan bilen bir gözlemcinin gözünden anlatılıyor. Onun için Firavun “Tanrı’ya ulaşırım” demek yerine “Musa’nın Tanrısı’na” ulaşırım diyor. Çünkü burada Firavun’un tek ve gerçek Tanrı’ya ulaşmayı istediği aktarılıyor.

Başına gelen bir zorluktan sonra, tarafımızdan bir rahmet tattırsak kesinlikle şöyle der: “İşte bu, zaten benimdi. Evrenlerin sonunun geleceğini de sanmıyorum. Efendime geri gönderilirsem de onun katında benim için kesinlikle güzel şeyler vardır!”… Fussilet 041:50

Bahçe sahibi gibi bu kişi de evrenin sonunun geleceğini sezebiliyor, kestirebiliyor, kozmolojinin evrenin sonuyla ilgili hipotezlerini ciddiye alabiliyor. Ancak davranışlarıyla bunu uygulamada yalanlıyor. Bir şeylerin sonu hiç yokmuş gibi yaşıyor. Yaptıklarının hesabını hiç vermeyecekmiş gibi ölçüsüz ve kaygısız yaşıyor.

O gün cehenneme “Doldun mu?” diye soracağız. Şöyle yanıt verecek: “Daha yok mu?” Kaf 050:30

Allah’ın cehennemin dolup dolmadığını bilmemesi, cehennemin konuşan zeki bir varlık olması, Allah’ın gerçekten dolup dolmadığını merak ettiğini düşünebilecek olması… olanaksız. Pek çok ayette olduğu gibi durumun dramatikliğinin diyalog üzerinden anlatıldığı açıktır. Yine 59:16 ve benzeri ayetlerde Şeytan’ın insana bir şeyler söylemesi simgeseldir. Hepimiz Şeytan’ın çağrısını duyuyoruz ama şizofreni hastası değiliz, sesler duymuyoruz. Şeytan’ın çağrıları iç dünyamızda dürtüler ve düşünceler biçiminde, dil aracılığı olmadan açığa çıkıyor. Şeytan’ın dürtmesi bir başkasının sözü veya yazısı gibi bir dış uyaran vesilesiyle açığa çıktığında da hiçbir zaman ayette olduğu gibi “Ört” veya “Gerçeği ört” biçiminde olmuyor. Çağrı örneğin “Kamu arazisine gecekondu yap, köşeyi dön, herkes döndü” biçiminde geliyor.

“Yalnızca Allah’ın hoşnutluğu için sizi doyuruyoruz. Ne bir karşılık ne de teşekkür bekliyoruz! Aslında yüzlerin asık olduğu katı bir günde efendimizden korkarız!” İnsan 076:9-10

Bu ayetlerdeki simgeselliği anlatmak için Allah’ın hoşnutluğunu aramak kavramını, ondan da önce Allah kavramını tartışmak gerekir ama bunları ayrı bir yazıda ele alacağım. Yoksulları doyuranların yoksullara bunları doğrudan söylemeleri gerekmiyor. Ve dünyada yoksulları Allah için doyurduğu halde bunların hiçbirini demeyen bir sürü insan var. Açıkçası, doyurduğunuz bir yoksula bu cümleleri sözcüğü sözcüğüne söylemeyi deneyin, gülümseyen gözler yerine şaşkın ve kaygılı bakışlar almanız olasıdır. Hatta günlük dillerinde Tanrı kavramı bile bulunmayan toplumlarda yoksul doyuracak olursanız oturup saatlerce metafizik dersi vermeniz gerekebilir, ki bu istenmiyor. Çünkü burada yardımseverleri bu davranışa iten neden ve yardım ettiklerine karşı davranışları açıklanıyor. Onlara törensel olsun,  gelişigüzel olsun bir bildiride bulunmaları gerekmiyor. Ancak yardım alan kişinin bunun bir yardım olduğunu ve “hayır duası almak” dahil hiç bir karşılık beklenmediğini bilmesi, iletişimin ve toplumsal ilişkilerin sağlığı açısından gerekli olabilir.

Yukarıda örneklediğim ayetlerdeki konuşmaların simgesel ve özlü anlam taşıdığını ayırt edemeyince, bu sözleri çevrede kimsenin söylemediğini düşünmemiz işten bile değil. Kimsenin söylemediği cümleler Kitap’ta neden var? Bu kitap bugünün yaşamına uzak mı? Çevremde gördüklerimle ilgili bir fikri yoksa bu kitabı neden benimseyeyim, neden bundan sorumlu tutulayım? Yorumlarımın bu sorulara yanıt bulmakta güçlük çekenler için aydınlatıcı olmasını umuyorum.

II
Kuran’daki Dualar

…İnsanlardan kimisi şöyle der: “Efendimiz! Bize, dünyada ver!” Oysa sonsuz yaşamda onun bir payı yoktur. Onların kimisi de şöyle der: “Efendimiz! Bize hem dünyada iyilik ver, hem de sonsuz yaşamda iyilik ver. Ateş cezasından da bizi koru!” Bakara 002:200-201

Bu ayette insanlar ikiye ayrılmıştır. Kimisi yakın ve geçici olanı (“dunya”yı), kimisi sonucu (“ahira”) yani kalıcı olanı ister. Üçüncü bir öbekten Kuran’ın hiçbir yerinde söz edilmez. Öyleyse ateistleri veya Tanrı’ya dua etmeyen kişileri nereye koyacağız? Bu sesleniş cümleleri simgesel değilse, yani insanların etkinliğinin söylem üzerinden ifadesi değilse nasıl anlayacağız? Siz elini açıp da “Tanrım bize yalnızca dünyada ver, ahirette istemiyoruz, kalsın” diyen birini gördünüz mü? Sorunun yanıtı açıktır:

Kim ivedi olarak isterse, dilediğimiz kimseye dilediğimiz ölçüde ivedi olarak veririz. Sonra ona cehennemi veririz. Gözden düşmüştür; kovulmuş olarak oraya girer. İsra 017:18

Kim dünya yaşamını ve onun çekiciliğini isterse, yaptıklarının karşılığını orada tümüyle veririz, eksiksiz olarak. Hud 011:15

Çabuk geleni isteyenler “dunya”yı isteyenlerdir. Bir sonraki ayette ise ikinci öbek, yani “ahira”yı isteyenler ödülle müjdelenir. Tanrıtanımazlar, agnostikler, deistler, bin bir türlü dinsel gelenek ayrı ayrı anlatılmaz. Çünkü bu cümleler ağızla söylenen sözler değildir, kişilerin isteklerini gerçekleştirmek için yaptıkları eylemdir. Buradaki ve Kuran’ın genelindeki dua –ki Türkçesi dua değil çağrıdır– eli açıp mırıldanmak değil, eylemli olarak çağırmak, hedefe götürecek yolları kovalamaktır. Bu dünyada isteyen kişiler bu dünya için çalışırlar. Kimisi çok çalışır, deli gibi çalışır. Tanrı’yı ve ölüm sonrasını aklına getirmez, umursamaz. Ve Allah onlara bolca verir. Bunların çağrıları işleridir. Ödülleri de işlerinin karşılığı olan mal, eş, itibar, zevk, deneyim… artık her neyse odur. Allah çağrılara anında karşılık verendir (2:186). Bu çağrılar geleneksel anlamda “dua” olduğunda anında karşılık vermediğine hepimiz tanığız. Böyle olsaydı insanlar Allah’a iş yaptırma gücüne sahip olurlardı ki bu akıl alır şey değildir. Geleneksel kavramlar Kuran’ın sözcüklerine olmadık anlamlar yüklemiştir. Dünyanın en çok yinelenen “Kahrolsun İsrail” veya “Kahrolsun faşizm” “dua”larının “kabul olmadığı” ortadadır.

“Dualarımız sizinle.” Bir koli dolusu dua…

İnsan iyiliği çağırırken kötülüğü de çağırır. Çünkü insan çok acelecidir. İsra 017:11 (düzeltilmiş çeviri)

Çünkü kalıcı sonucu yitirmek pahasına çabuk gelivereni istemek ve onun için çalışmak kötü sonuç doğurur. Birikim yapmak ve aza kanaat ederek yaşamaya razı bir eş bulmak iyidir. Kredi çekerek bolluk içinde yaşamayı ahlaki bulan biriyle evlenen kişi, işsiz kaldığı anda kendini kapının önünde bulacaktır. Yaşam buna benzer sayısız örnekle doludur. Vücut fizyolojisinden tutun ekonomiye, tarımdan bilime her alanda bu ayetler kendilerini gösterir. Bu ayetlerin anlattığı temel yasayı bilmek için Kuran’ı okumak veya “dua” etmek gerekmez. Hiç kimse bile bile kötülük için dua etmez.

…İnanan bir hizmetçi erkek, ortaklar koşan bir erkekten daha iyidir, hoşunuza gitse bile. İşte onlar sizi ateşe çağırırlar. Oysa Allah kendi izniyle cennete ve bağışlanmaya çağırır. Bakara 002:221

Hemen bütün “meal”lerde bu cümleler yukarıdaki biçimdedir oysa orijinal metinde yine “dua” sözcüğü geçer. Eşiniz size “dua” edemeyeceğine ve Allah kuluna “dua” edemeyeceğine göre zorunlu olarak böyle yazılır. Ancak zaten dua sözcüğünün gerçekte çağırmaktan farklı bir anlamı yoktur. Dolayısıyla dua, bildiğimiz çağrıdan başka bir şey değildir. Davetiyeler –ki dua sözcüğü gibi Dal-Ayn-Vav kökünden gelir– kişiyi çağırmaktan başka bir şey yapmaz. Allah’tan isteyen insan Allah’ı çağırma işini eylemiyle yapar:

Ve insan için kendi çalışmasından başkası yoktur. Ve kuşkusuz onun çalışması yakında görülecektir. Sonra karşılığı eksiksiz olarak kendisine verilecektir. Necm 053:39-41

Özcesi, faşizmin kahrolmasını isteyen bunun için çalışmalıdır.

Bu böyledir. Çünkü Allah bir topluma bağışladığı nimeti, onlar kendilerinde olanı değiştirmedikçe değiştirmez. Enfal 008:53

Çünkü çağrı, eylemle olur. Onlar kendilerinde olanı değiştirmedikçe Cuma’lardaki, kandillerdeki, Kadir Gecelerindeki, anmalardaki uzun, gözü yaşlı dua oturumlarının bir karşılığı yoktur.

Yitimi, yararından daha yakın olana çağrıda bulunur. Hac 022:13 (düzeltilmiş çeviri)

Yalnızca ihale bağlamak ve kamu hakkı gasp etmek için bir partiden vekil adayı olmak isteyen kişi bunun için yöneticilere dalkavukluk ve kulluk eder. Vekil olur, yakın ve bayağı (dunya) olan nimeti edinir, yönetimin kişiyle işi bitince onurunu çiğneyerek ve saygınlığını sıfırlayarak bir sonraki seçimde liste dışı bırakır, belki daha kötüsünü de yapar. Bu dünyadaki aşağılanmayla kalmaz, ölümden sonra ikinci kez aşağılanacaktır. Kişi, yitimi yararından daha yakın olanı çağırmıştır.

Buna karşın, “Efendimiz! Yolculuklarımızın arasını uzaklaştır!” dediler ve kendilerine yazık ettiler… Sebe 034:19

İşte Kuran’daki konuşma ve duaların simgeselliğini inkar edemeyeceğimiz ayetlerden biri. Kimse böyle “dua” etmez. Ama yukarıda belirttiğim gibi, eylemleriyle bu durumu çağırır. Seferlerin arasının uzamasıyla sonuçlanacak eylemleri yaparlar. Tıpkı bugünlerde Türk halkının “enerji darboğazıyla karşılaştığımızda bizi aç ve açıkta bırak” diye dua ettiği gibi. Evet, ediyorlar, duymuyor musunuz? Dua eden de, etmeyen de, herkes bir şeyleri çağırır. Herkes sürekli bir şeyleri çağırma durumundadır. Fatiha Suresi’nin 5. Ayetinde “yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz” diyenler kimler, düşünmek gerek. Bunu Allah’a güvenenlerin sözü varsayarsak örtenler /inkar edenler de Allah’tan başkasına “sana kulluk ederiz ve senden yardım dileriz” demiş olurlar. İnsanın ömrü boyunca 1:5’i ağzına almadığı halde Allah’a kulluk etmesi olanaklıdır. Çünkü bu, günde bilmem kaç kere yinelenmekle yetinilecek bir söz değil, içinde bulunulacak bilinçtir /eylemlilik durumudur. Sebe halkı yolculukların arasını uzaklaştırmasını Allah’tan sözle dilemiş olamaz. Bu sonucu yaptıklarıyla, Kuran’ın deyimiyle “elleriyle” hazırlamış olmalıdırlar. Sözgelimi yol üstündeki uğrak yerlerini talan etmiş olabilirler, bu yerleşimlerin halkının geçim kaynaklarını yok etmiş olabilirler. Örneğin Türk halkı bugünlerde küçük çiftçilerin geçim kaynaklarını yok ediyor. Kuran’ın eşdeğer diliyle Allah’a “Efendimiz! Bizi temiz ve sağlıklı yiyeceklerden yoksun bırak” diyor olabilirler. Kuşkusuz Allah çağrılara anında karşılık verendir.

Dediler ki: “Efendimiz! Hesap gününden önce payımızı hemen ver!” Sad 38:16

Sureyi ve Kitap’ın genelini incelediğimizde toplumların bu sözleri söylediklerini gösteren en küçük işaret göremiyoruz. Ancak yaptıkları seçimlerle, uyguladıkları doğaya (Allah’ın dinine) aykırı yasalarla yukarıdaki “dua”nın sonucunu hazırlıyorlar.

…Ve şunu söyle: “Efendim! Bilgimi artır!” Taha 020:114

Burada kişiye elini açıp bir dua mırıldanması söylenmiyor, Kitap’ta böyle bir davranışın sonucunu garanti eden hiçbir veri yok. Kuran’da nedeni oluşmamış bir sonucun yaratılacağını gösteren hiçbir ipucu yok. Bilgisini artırmak isteyen, bunu gerçekten isteyen bilgisini artırmanın yollarını arayacaktır. Dil öğrenecektir, kütüphaneleri gezecektir, seminerler, kurslar, fakülteler bitirecektir, gezecektir, ne gerekiyorsa yapacaktır. Hangi alanda olursa olsun, Allah’ın bilgiyi ömrünü duasız geçiren tanrıtanımazlara da verdiğini görmeyen var mı?

Göklerde ve yeryüzünde kim varsa, ondan ister. Rahman 055:29

İstisna tanınmıyor. Tanrıtanımazlar, bilinemezciler, Tanrı kavramıyla ilgilenmeyen Şintocular, Budistler, Hristiyanlar, Müslümanlar, Satanistler, dilsizler…

Allah’a yapılan çağrının sözle dile getirilmesinin yararı, kişinin dileğini kendine ve çevresine anımsatması ve gereğinin yapılmasına özendirmesi olabilir. Kendi kendine telkin diye bir olgusal gerçeklik vardır. Kişi kendine kimi istekleri, güdülenmeleri, hırsı, teselliyi, avuntuyu, yüreklendirmeyi, uslandırmayı aşılayabilir. Bunun etkisi aşılama düzeyinde olur. Geleneksel Müslüman, Hristiyan ve Yahudi inanışlarında olduğu gibi Allah’ı bir şeyi yapmaya ikna etme (haşa) gibi bir sonucu olamaz.

“Dua”nın, daha doğrusu ve yalın karşılığıyla çağrının söz değil istek ve eylem olduğunu anlamalıyız. Müslümanlar bunu anlamazlarsa ettikleri onca duanın neden kabul olmadığı sorusuna yanıt veremezler. Bilişsel uyumsuzluk içinde boğulurlar. Bu çelişkiden kurtulmak isteyen yeni kuşak boşa çabayla kendini “eskilerin masalları olan” Kuran’dan uzaklaştırarak tanrıtanımazlığa, maddeciliğe, hazcılığa verir. Herkes kaybeder.

Gelenekçi anlayıştaki
Gelenekçi anlayıştaki “dua” kavramını yansıtan bir karikatür. Ömür Okumuş, Fermuar dergisi, 26 Ekim 2007 sayısı

III
Şükür Ne Demek?

Dua kavramına;

1) Çağrıdan başka terimsel bir anlam yüklendiği,
2) Eylemden koparıldığı gibi
Şükür kavramına da terimsel bir anlam yüklenmiş ve kavram eylemden koparılmıştır. Şükrün basit anlamı karşılıktır. Bu karşılık yine eylemle verilecektir. “Yarabbi şükür” diyerek değil. Sözlü “şükür” kişinin minnet duymak ve karşılık vermek gerektiğini kendisine veya çevresine anımsatması olarak yararlı olabilir. Şükür sözü söylemenin bunun ötesinde bir işlevi olduğunu çıkarsamak güç.

Allah sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmeyenler olarak çıkardı. Size duyma yetisi, gözler ve duygular verdi; belki şükredersiniz diye. Nahl 016:78

Aslında doğru karşılık şudur: “Size, duyma yetisi, gözler ve duygular verdi; belki karşılığını verirsiniz diye.” Çünkü Kitap boyunca karşılığını verenlerin ve vermeyenlerin farkı anlatılıyor. Karşılığını verenler bunu eylemleriyle yapıyorlar. Sözgelimi kendisine ikna yeteneği verilen kişi bunu dolandırıcılık veya ucuz politika için kullandığında veya reklamcı olduğunda bu nimetin karşılığını vermiş olmuyor, istediği kadar “Allah’ıma şükür!” desin. Bu yeteneği bir şeyleri iyileştirmek için kullandığında karşılığını vermiş oluyor. Maddi nimetin karşılığının nasıl verileceği ise hemen birkaç ayet öncesinde açıklanmıştır:

Allah bir bölümünüzü geçimlik yönünden diğerlerinize üstün yapmıştır. Üstün yapılanlar, denklik sağlanması için yanlarında kendilerine bağlı olanlarla paylaşmıyorlar. Şimdi Allah’ın nimetine nankörlük mü ediyorlar? Nahl 016:71

Nahl Suresi genel olarak şükür eyleminin nasıl olacağıyla ilgili ipuçları içeriyor.

Allah’ın sana verdikleriyle sonsuz yaşam ülkesini bulmaya çalış, dünyadan da payını unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap, yeryüzünde bozgunculuk yapma… Kasas 028:77

Ahira (sonra /sonuç) ülkesine ulaşmak için Allah’ın verdiği olanak ne ise o kullanılacak. Bilgiyse paylaşılacak, paraysa paylaşılacak, yetenekse hizmet etmekte kullanılacak. Nimetin karşılığını vermek (“nimete şükretmek”) budur.

Dua ve şükür kavramlarının ışığında, “Allah’ı tesbih etmel” olarak başarısız biçimde Türkçeleştirilen eylemin de bir şeyler söylemek değil iş yapmak olduğunu kolaylıkla çıkarsayabiliriz.

Gelenekçi anlayışta
Gelenekçi anlayışta “şükür” kavramını yansıtan bir arka cam yazısı

 

IV
Allah’ın Eylemesi

Müslüman olsun, Hristiyan, Hindu olsun pek çok kişinin kafasındaki “gökteki Tanrı” imgelemi, Allah’ın bir eylemde bulunmasını dünyanın gidişine karışmak olarak anlamasına yol açıyor. Bu yanılgı bize pahalıya patlıyor. Sözgelimi Allah’ın Kuran’daki eylemlerinin doğanın dışında, doğa yasalarına aykırı işler olduğu düşünülebiliyor. Oysa böyle olmak zorunda değil.

“Allah’ın size verdiği geçimliklerden yardımlaşmak amacıyla paylaşın!” denildiğinde nankörlük edenler inananlara şöyle derler: “Allah’ın dilerse doyurabileceği kimseyi biz mi doyuracağız? Siz yalnızca apaçık bir sapkınlık içindesiniz!” Yasin 036:47

Tanıdık geldi mi? İnkarcılar “Allah versin” diyorlar çünkü Allah’ın vermesinin yine insan eliyle olabileceğini veya olması gerektiğini düşünmüyorlar. Allah, insanlar gibi yeryüzünde gezen ve bol bol iyilik eden, suçları bağışlayan veya cezalandıran bir kişi değildir.

Onlarla savaşın ki Allah sizin elinizle onları cezalandırsın, onları aşağılasın ve onlara karşı size yardım etsin. İnanan bir toplumun da gönlüne dinginlik versin. Tevbe 009:14

Açıkça belirtiliyor ki, Allah’ın cezalandırması da, bağışlaması da insanların eliyle olabilir. Allah’ın insanlara yardım etmesinin gerekçesini yine insanlar yaratmalıdır. İnsanın eylemi Allah’ın hoşnutluğunu sağlamada başarılı olduğunda, yani Allah’a yaklaştıran bir davranış olduğunda şöyle bir sonuç ortaya çıkar:

Onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı. Kendisinden güzel bir sınavla inananları sınamak için… Enfal 008:17

Burada bir mucizeden söz edilmiyor. Elbette o okları bu ayetin muhatapları attılar. Burada anlatılmak istenen, muhatapların bu eylemleriyle Allah’a ne denli yaklaştıkları ve bunun karşılığında Allah’ın onlara nasıl yardım ettiğidir. Allah’ın en büyük hoşnutluğunu sağlayacak davranışı göstermişlerdir. Allah onların elleriyle örtücüleri cezalandırmıştır. Müminin büyük başarısı, Allah’ın bağışlayıcılığının veya cezalandırıcılığının aracı olmak, buna tanık (şahit /şehid) olmaktır. Buna karşın Allah’ın hiçbir kulun araçlığına ihtiyacı olduğu düşünülemez, çünkü evrendeki sayısız değişkeni denetleyen odur. Sonsuz değişkenin içinde sınırlı bir değişkenler öbeğine –insanların iradelerine– ihtiyacı olduğu düşünülemez.

Öyleyse, “duanın kabul olması”, kişinin dileğine ulaşmak için kendi çabasını zorunlu kılmaz mı? Gelenekçi kaynaklarda “Duanın yanında çalışma da gerekir” benzeri yorumlar görüyoruz, bunlar zorunlu olanla yararlı olanın sırasını karıştırmıştır. Doğrusu şudur: Çalışmanın yanında sözlü çağırmanın da yararı olabilir. Yaşamı boyunca Tanrı’ya dua etmemiş, Tanrı’nın adını bile duymamış insanlar geçmişte de vardı, bugün de var. Allah bu insanlara da veriyor, çünkü onlar da bizim gibi çalışarak istiyorlar. Belki de bizim onlardan farkımız elimizle ayrı, ağzımızla aynı sonuçlar isteme şaşkınlığında olmamız. Sonra da “Dualar neden kabul olmaz?” gibi sorular sormamız. Tevekkül, dünyayı Allah’a havale etmek değildir, istenen şey için sonuna dek çabalamak ve çabayla değiştirilemeyecek etkenleri değiştirmesini Allah’a bırakmaktır. Bu böyle olduğu içindir ki “Benim için dua et” sözü anlamsızdır. Yürekte dilek ve bilekte iş olmaksızın dudak oynatarak kimse dua etmiş olmaz. Ben gönlümden senin iyiliğini geçiriyorsam ve bunu eylemlerimle onaylıyorsam –örneğin herhangi bir yolla sana yardım ediyorsam–, sen de, ben de bunun farkında olmasak bile ben senin için “dua ediyorum” demektir. Bunun ötesine geçip dua siparişleri almak şaşkınlıktır. Bu davranış, Tanrı’ya iş buyurma iddiasında olan tasavvuf zikrine, Budist mantralarına giden kapıyı açar.

…Belirli bir süre için birbirinize borç verdiğinizde yazın. Aranızdan bir yazıcı doğru olarak yazsın. Yazıcı, Allah’ın kendisine öğrettiği biçimde yazmaktan kaçınmasın, yazsın… Bakara 002:282

Yazıcıya yazmayı öğretmen veya öğretim görevlisi öğretmemiş miydi? Demek ki Allah’ın öğretmesi, kişinin başına bilgiyi gökten ışınlaması anlamına gelmiyor. Tıpkı av hayvanlarını eğitmeyi, konuyu bilen birinden ders alarak veya deneyim yoluyla öğrendiğimiz gibi:

…Allah’ın size öğrettiğini onlara öğreterek eğittiğiniz av hayvanlarının sizin için yakaladıklarını yiyin ve üzerine Allah’ın İsmini anın… Maide 005:4

…Aybaşı durumu sırasında kadınlardan uzak durun ve temizleninceye değin onlara yaklaşmayın. Temizlendiklerinde Allah’ın buyruk verdiği biçimde onlara yaklaşın!… Bakara 002:222

Allah Kuran’ın hiçbir yerinde kadınlara nasıl yaklaşılacağını açıklamıyor. Allah’ın buyruk vermesi de, öğretmesi de, çağırması da yaşamın içinde doğal yollarla, doğal insan ilişkileriyle oluyor. Önümüzde duran basılı Kuran buraya doğal yollarla gelmedi mi? Ve fakat Allah kağıda basılı bir kitap aracılığıyla, hiç de “mucizevi” olmayan bir yolla bizi doğru yola çağırıyor.

Boyun eğdirilmiş kuşları gök boşluğunda görmüyorlar mı? Onları Allah’tan başkası tutmuyor… Nahl 016:79

Oysa kuşları havada tutanın kanatlarının çevresindeki hava akımı olduğunu sanıyorduk? Bir çelişki yok, çünkü Allah’ın eylemesi doğal yolların ve doğa yasalarının dışına çıkarak olmuyor.

Allah’ın eylemesi doğal yollarla ise, söylemesi de doğal yollarla olmalıdır:

Ve Musa’nın annesine şöyle bildirdik: “Onu emzir, onun için korktuğunda ırmağa bırak. Korkma ve üzülme, onu sana geri vereceğiz ve gönderilenlerden yapacağız!” Kasas 028:7

Musa’nın annesi gönderilenlerden değildi, nebi değildi, kaynağı belirsiz sesler duyan bir şizofreni hastası da değildi. Allah’ın bunu ona söylemesi esinlendirmesi, aklına bu fikri düşürmesi, yüreğine bu umudu ve güveni vermesi biçiminde olmuş olmalıdır. Eğer bu iletişimin İbranice cümlelerle yapıldığı konusunda ısrarlıysanız, sureye devam edelim:

Onun daha ilk günden sütannelerini yadırgamasını sağladık… Kasas 028:12

Arapça metinde harremna aleyhi deniyor. Birebir karşılığı “ona sütannelerini haram /yasak ettik”. Bir bebeğe cümlelerle buyruk veremezsiniz! Bebek Musa Allah’tan vahiy almış olamaz, Allah bir biçimde bebeğin böyle davranmasını sağlamıştır. Öyleyse annesine veya herhangi bir kişiye buyurması da sözler yoluyla olmak zorunda değildir.

Öyleyse Allah bir şeyi söylediğinde bu ağzıyla ses çıkardığı veya eline kalem alıp birine mektup yazdığı anlamına gelemez. Kuran’da Allah’ın söyledikleri simgesel mecazlar ise, kişilerin onu çağırma cümleleri neden olmasın?

V
Akide Kavramı

Arapça akide sözcüğü Ayn-Kaf-Dal kökünden gelir. Bağıt anlamı vardır. Akide biçimiyle Kuran’da geçmez. Bağıt anlamına gelen sözcük geleneksel fıkıh kaynaklarında her nasılsa inanç kavramına indirgenmiştir. Kuran’da inanç kavramı yoktur. İnanç olarak çevrilen iman sözcüğü güven anlamına gelir. Sözcükteki güven anlamı emniyet örgütü, emniyeti suistimal, emanetçi gibi kavramlarla Türkçeye de geçmiştir. Kuran Allah’a inanıp inanmadığımızla, bir başka deyişle tanrıtanımaz olup olmayışımızla ilgilenmiyor, aramızda Tanrı’ya güvenenler ve güvenmeyenler olarak ayrım yapıyor. Kuran’dan uzaklaşmanın etkisiyle akide ve itikat kavramları Müslüman yaşamında yer bulmaya başlayınca dinin inanç ve uygulama olarak birbirinden ayrık iki yüzü oluşmaya başlıyor. İlmihal ve din dersi kitapları “Neye inanmalıyım?” gibi başlıklarla doluyor. Oysa Kuran’da böyle bir konu yok. Kuran kimin neye inandığını anlatmıyor. Kimin ne yaptığını anlatıyor. Sözler ise yukarıda örneklediğim gibi simgesel ve temsili örnekler olarak sunuluyor. Kuran, sekreterin ağzıyla ne söylediğini dikkate alıyor mu? Sanmam. Kuran sekreterin davranışını göz önüne alarak doğal kaynakların sonlu olduğunu inkar ettiğini söylüyor.

Dinde, Türkçesiyle yükümlülükte inanç ve uygulama olarak iki farklı alan yaratınca geleneksel, terim anlamıyla dua kavramının varlığı yadırganmıyor. Çünkü bu ayrık dine göre insanın inancı ve eylemi farklı olabiliyor. “Günahkar Müslümanlar cennete gidecek mi?”, “Müslüman ülkede doğmayanın suçu ne?” gibi sorular, “kelimei şehadet” gibi törensel ve Kuran dışı “din değiştirme” uygulamaları, bu ayrım yüzünden var olabiliyor. Böyle bir ayrım var olunca, kişinin ağzıyla söylediği (Allah’tan başka tanrı olmadığına tanığım) ile eliyle yaptığı (patrona /parti başkanına kulluk etmek) farklı olabiliyor. Ağzıyla çağırdığı sonuç (kahrolsun İsrail) ile eliyle çağırdığı sonuç (İsrail’le güvenlik işbirliği yapmak) farklı olabiliyor.

“Okumaktan, yazmaktan dilimizde tüy bitti, bir türlü kabul olmuyor…”

Kör olmayan herkes görüyor. Topluma karşı suç işlemiş birini, suç işlemeyi sürdürmesi için başına yönetici yapan bir halkın Müslümanlığı, artık o halkın ahlakını, dünya görüşünü, dinini, bunlar dolayısıyla da eylemini anlatmaz. Yalnızca bir tarihsel arka plan verisi olabilir. O halkın ağzıyla “Biz Müslümanlarız” demesi veya buna inandığını düşünmesi bir ölçü olabilir mi? Kuran bugün inseydi herhalde o halkın “Biz Müslümanlarız” dediğini yazmayacaktı. Çünkü eylemleri tam tersidir. Müslim’in anlamı olan “Tanrı’ya teslim olduk” biçiminde söylenmeyip de “Müslümanlarız” biçiminde terim olarak kullanılması da ayrı bir ironidir. Sanki duruma ışık tutan espirili bir işarettir.

Eylem-söylem ayrılığı
Eylem-söylem ayrılığı

İnanç-söylem-eylem ayrılığının neredeyse tıpkısı Hristiyanlıkta yer alıyor. “İsa’nın Efendi olduğuna inan, gerisi kolay” biçiminde… Kuran’dan uzaklaşan Müslümanlara pek çok ilke, inanç ve uygulama gibi akide kavramı da yabancı dinlerden geçmiş olabilir.

***

Bütün bu yorumlar size dinin büyüsünü yok etme benzeri bir çağrışım yaptırıyorsa, kafanızdaki din kavramını gözden geçirin derim. Tanrı gökte değil, her yerdedir. Benim kendi işime nasıl karışmam ne denli anlamsız bir kavramsa onun dünyaya, zaten kendi yürüttüğü iş ve oluşlara karışması o denli anlamsızdır. Allah, insan neyi isteyip kovalıyorsa, ne eyliyorsa onun sonucunu alacağı bir ortam sunmaktadır. Söz ve eylem arasındaki başkalığı göz ardı edip yalnızca eylemi dikkate almamız gereken bir zaman yaratıldıysa, o zaman herhalde yalanın, sahtekarlığın, yapmacıklığın ahlaki norma dönüşmeye başladığı ve kurumsallaştığı günümüzdür. Kuran’ı da bu bilinçle incelememiz gerekir.

Reklamlar

Kuran’daki Dualar ve Konuşmalar Simgeseldir” üzerine 13 yorum

  1. Yazıyı okuyacak olanlara bir tavsiye… Bu yazıyı yazan kişi Kuran’ı “çalışıyor” ve çalıştığı için Kurana “güven” duyuyor. Güven duymak delil üzere olur; her çalışmada bu güven artar, sürekli tekrarlanır. Dolayısı ile yazarın zaman zaman “bu mecazdır” gibi ifadelerini “durumu kurtarmak; kıvırmak” gibi bahanelerle göz ardı edeceklere öncelikle “Kuranı çalışmalarını/derinlemesine incelemelerini” ben değil Kuran zorunlu tutuyor. Çalışanların bazı şeyleri çalışmayanlara doğrudan aktarması zor, bu yüzden de “işine gelmeyince mezac demiş geçmiş” gibi suçlamalara maruz kalması olası.

    • Çokça konuşulan “Bulduğunuz yerde öldürün”, “Elini kesin”, “Deniz yarıldı” ayetlerinin mecaz olduğunu söyleyenlerin arasında kimisi aslında öldürmek ve el kesmek gerekmediğini ve aslında denizin yarılmadığını düşünüyorlar. Yer yer mecaz kavramının anlamının dışına taşıyor, abartı veya varsayıma doğru kayıyorlar. Benim burada mecaz demem ise eylemin sözcüklere temsil ettirilmesinden öte bir şey değil. Temsilin temsil olduğunun ayırdına varılmayınca, Kitap’ta anlatılan öykülerin bir zamanlar olmuş bitmiş olaylar (eskilerin masalları) olduğu düşünülebiliyor. Bu kitaptan sorumlu isek zorunlu olarak evrenseldir, her zamanın ve yerin uygar insanına seslenir. Öyleyse Kitap’tan bir yarar umabilmek için Musa’yı, Firavun’u, Deve’yi, bahçe sahiplerini, gömleği arkadan yırtanları, evlere arka kapılarından girenleri, “Bize mi seslenildi?” diyenleri, Baal’i, Yegus’u, Yeuk’u, sözcükleri yerinden kaydıranları, beni dinimden vazgeçirmeye çalışanları… parmakla gösterebilmem gerekir. Gösterebildiğim ölçüde anlamışım demektir. Bunlar hala varlar, yaşıyorlar. Öyleyse Kuran’daki tırnak içlerini söyleyen birileri de olmalı. Bunların simgesel değil de birebir alıntılar olduğunu öne sürenler, gerçek yaşamdaki örneklerini bulsunlar, bulabiliyorlarsa.

  2. Her simgeyi ve mecazı tüm toplumlardaki herkes anlar mı?
    Yoksa Araplar daha mı iyi anlar? (12:2, 41:3 vb.)
    Kitabın ne kadarı mecaz ve simge?

    Bu soruların ardı arkası kesilmez. Bence cevabı da yok. (Evet, kıvırması var ama net birer cevabı yok). Kitapta alegori ve anakronizm elbette mevcut. Bunu herkes görebilir, görüyor da. Karıncalar konuşuyor (27:18). Kitabın etrafında kuşlar uçuyor (6:38). vb. Ancak dahası da var. Bir insan (Süleyman) (hem de bizim gibi sıradan olduklarını iddia eden insanlar) rüzgarları yönetebilir mi? Sıradan bir insan ölüleri diriltebilir mi? Çamurdan yaptığı herhangi bir şeye can verebilir mi? (5:110). Eğer cevap “Tanrı izin verirse olur” ise; Tanrı neden ona izin veriyor da başkasına vermiyor? Bunu hakeden bir tek o mu? Bırakalım başka sıradan insanları da diğer resuller haketmemiş mi? (Gerçi resuller de sıradan insandı değil mi? Eee ama adamlar rüzgar yönetiyor, ölü diriltiyor. Nasıl sıradanlık bu?) Bununla beraber Tanrı, bir insana diriltme yetkisi vererek kendi altında “alt Tanrı” yaratmış olmuyor mu? Diriltmek Allah’a mahsus değil miydi?

    Evet, böyle bu tip şeyler günümüz sinema dünyasında mümkün ama ilahi olduğu iddia edilen bir kitapta böyle enterasan şeyler var. Peki ben bunlardan ne anlamalıyım? 2016 yılında yaşayan ve sıradan bir insan olan ben, bu mecazlardan, alegorilerden, bu acayip anakronizmden ne anlamalıyım? Bana ne anlatıyor? Yahut anlatıyor mu? 🙂

    • Kuran “Arap lisanında ” inmiş bir kitaptır ama Kuran “Arap’ça” değildir. Çalışmadıktan sonra Kuranı Araplar da anlayamıyor. Çünkü Kuran’ın “mükemmel dile sahib (ARB) ve çelişkisiz” olduğunu test edebilmeiniz için yüzeysel okuma değil “inceleme, derinlemesine okuma” kurallarına uymanız gerekiyor.

      Tarkovsky sinemasını biliyorsanız eğer, adam yüksek düzeyde sembolik bir dil kullanır. Tarkovsky dünya sinema tarihinin bir kilometre taşıdır. Ondan etkilenmeyen yönetmen neredeyse yoktur. Tarkovsky’e sorarlar: “Filmlerinizde yağmur neyi simgeliyor, neden bu kadar çok yağmur var?” Cevabı şu olur: “Çünkü ülkemde çok yağmur yağar benim”

      Sorular sormanız güzel. Ama bunların cevaplarını “çalışarak” bulabilirsiniz ancak. Şimdi ben size “karıncaların konuşmasının aslı şudur” desem bu sizi tatmin edecek mi? Etmemeli. Buna çalışarak bizzat siz şahit olmalısınız. Kurana bir ilmihal veya “nasıl yapılır kılavuzu” muamelesi yapanlar elbette anlamıyor.

      • Sn. Halit Halimoğlu,

        Uzun yıllardır (Çocukluğumdan beri, 25-30 yıldır) din ile iç içeyim. Din ile ilgili aldıpım eğitim, okul vs. işlerinden hiç bahsetmiyorum ve ailem ile ilgili detayları da geçiyorum. Gereksiz tüm detayları geçiyorum. Fakat şunu bilmeniz de fayda var. Öyle birkaç yıllık çalışmanın sonucu değil bu sorular. Bununla beraber yukarıdaki sorular gibi soruları sormadan önce de 2-3 yıl kadar “yalnız Kuran” diyen biriydim. O sizin bahsettiğiniz “inceleme, derinlemesine okuma” kısmına da girmişliğim de vardır. Neyse buraları da geçeyim.

        Şuarâ Suresi’nin 194, 195.,198., ve 199.ayetlerinde özetle, “Uyarıcılardan olasın diye Kur’ân’ı apaçık Arap diliyle senin kalbine indirdi. Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de o bunu okusaydı,o zaman ona iman etmezlerdi” deniliyor. Yine Fussilet Suresi’nin 44.ayetinde özel olarak,”Eğer biz Kur’ân’ı yabancı bir dille sana gönderseydik,onlar,”Ayetleri tafsilatlı bir şekilde açıklanmalı değil miydi,Muhatapları Arap olduğu halde Arapça olmayan bir kitap mı geldi ? diyeceklerdi” denilip Kur’ân’ın çok fasih/anlaşılır bir Arapçayla indirdiği belirtiliyor. Hatta Kur’ân’ın isimlerinden biri el-Mübin’dir malum. Yani olayları üstü kapalı değil, apaçık, net anlatan kitap demek. Dolayısıyla,”yüzeysel okuma değil “inceleme, derinlemesine okuma” kurallarına uymanız gerekiyor” demek çok tutarlı bir söylem olmuyor.

        Bununla beraber Karıncalar veya yukarıda bahsedilen soruları Arapça’da sorsam, Türkçe’de sorsam sonuç aynı; “kıvırma”.

        • Sn Anonim,

          Bir yazar zaten X dilinde yazdığı aşikar olan bir kitap için neden 11 kez “bu kitap anlayın diye X dilinde yazılmıştır” desin? Dikkat, Fussilet 44 de insanlar “anlamıyoruz bu dil bize yabancı” demiyorlar “açıklanmalıydı” diyorlar. ARB kökünün “açık anlaşılır vs.” anlamı var. Acem de “kapalı dil, anlaşılmaz vs..” Ayrıca Arapça lisanı derken “el” takısı olması da gerekirdi. Hiç birinde yok! Google translate ye yazın otomatik “el” takısını koyuyor. Yazın “I know arabic language” çevirisi :”” ‘ana ‘aerif alllughat al earabia”””

          Kuranın “mübin” olması onun “çalışılması” gereken bir kitap olduğu gerçeğini etkilemez. Kuranı o kadar uzun sene çalıştı iseniz buna şahit olmanız lazımdı. Mübin ifadesi en çok haksızlık yapılan ifadelerdendir. Acaba neden “mübin” deniliyor? “Çalış, çalıştıkça aradığını zaman içerisinde bulacaksın” diyor yani.

          Kuranda geçen “salat” ifadelerine toptan bakınız (99 yerde geçer) Bu ayetleri önü ile arkası ile düşünerek okuyunuz. “Kuranı çalışmak” anlamına sürekli vurgu yapıldığını göreceksiniz. Hem bireysel çalışma hem de toplu (beyin fırtınası) çalışmaya devamlı vurgu yapılır.

          Kuran ayrıca “şahit olma” ilkesini benimser. Yani benim çalışma notlarım bir başkası için sadece bir yardımcıdır. Her insan teki bizzat kendisi çalışıp “şahit” olmalıdır.

          Kuran’a öncelikle “güvenmek” lazım. Bu güven bilgi ile olur. Çalışırsınız şahit olursunuz ve sonra “güvenirsiniz (iman) … Ben Kurana güveniyorum. Fakat “karınca” meselesi değil Süleyman peygambere ilişkin anlatının hiç bir yerini anlamıyorum. Bir çok sorum var. Ama kitaba güvendiğim için “acele etme, anlayacaksın” uyarısına uyuyorum. Öte yandan “bu konuda araştırma yap, bilim yap” uyarısını da biliyorum.

          Kuran metni “statik bir metin (eskilerin masalları) değildir, dinamik bir metindir. Sen Süleyman anlatısını anlamak istiyorsan bu konuda bol bol dış kaynaklı okuma araştırma yapacaksın, Kuran da sana kelimeleri ile, kullandığı gramer yapısı ile ve yazmadıkları (hikmet) ile yol gösterecek, doğru yolda olup olmadığın hakkında “hatırlatma” yapacak.

          Kurana bakıp “karınca konuşur mu?” deyip kitabı kapatanlar üç şeyi gösteriyor:

          -Sakınanlardan değil
          -Kurana güvenmiyor
          -Doğru yöntemle çalışmamış

          Evet “karınca konuşur mu?” bunu ben de soruyorum ama şu an bunu anlamak zorunda değilim, belki hiç anlamadan öleceğim. Ama ben “gaybe güvendiğim” için araştırmaktan yılmayacağım.

  3. Anonim’in sorularını “bilmiyorum” diye yanıtlamanın geçerliliğinin ve tutarlılığının tartışılması ve kanıtlanması gerekiyor.


  4. 10 Ekim tarihli Şalom haberi. İsrail’in dinibütün yurttaşları Suriye’nin iyiliği için dua edeceklermiş. Suriye’yi haberalma, gerilla ve terör yöntemleriyle karıştıran, işgal altındaki Suriye topraklarından çekilmeyen hükümetleri eylemleri ve sözleriyle destekleyen, ülkelerinde mülteci istemeyen İsrailliler, bir zamanlar Musa’ya “Tanrınla sen, ikiniz gidin savaşın” dedikleri gibi Suriye’yi düzeltme işini Tanrı’ya paslamışlar. Gelenek dinine göre yaşam ikiye ayrılır: Din işleri ve din dışı işler. Din işleri Tanrı’yla insanlar arasında bir tür “arayüz” gibidir. Terim anlamıyla dua işi ve din adamlarına yaptırılan öbür işler bu arayüzü oluşturur. Çevrenizde bu davranışı gözleyin.

  5. Kuran’da bize aktarılan konuşmaların, salt anlamıyla sözler olmadıklarını, bunların bir anlama ve davranma biçimini yansıttıklarını öğreniyoruz. Kendine maneviyatçı diyen bir kimsenin bunu zaten böyle anlaması beklenmez mi idi? İronik biçimde bunun tam tersidir. Bir eleştiri olarak, bu yazının Kuran’da “De ki” diye başlatan ve diğer insanlar tarafından sorulan sorulara verilecek cevapların yanısıra, sua ederken söylenecek sözlere model niteliğindeki ayetlerin de irdelenmesi için uygun bir eksen yarattığını düşünüyorum. Bunlarla ilgili bir örnek göremedim.

    • Kısa tutmak amacıyla yazıdan çıkardığım paragraflar var. Ama “Diyorlar”-“De ki” ikilemelerini yazıya katmayı hiç düşünmedim. O yüzden eksik olduğu konusunda haklısınız. Ama işin o bölümü gerçek yaşamda o sözleri diyenlerin kimler oldukları ve nasıl dedikleri konusuna da girmeyi gerektirecek. Büyük proje. Belki daha sonra.

  6. […] olsun bir iş yapan kişi Allah’a “Bu işi yapmayı sürdüreceğim, bana kolaylaştır” demekte. Öyle görünüyor ki bu, ağır işte çalışan kişinin kaslarının gelişmesi gibi veya […]

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s