Kuran Bağlısı Birikimini Nerede Saklar?

Birikiminizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Az veya çok, hepimizin parası bankadadır. Esnafın parası bankadadır. Cari hesabı dışında birikim hesabı da bankadadır. Ücretlinin aylığı da, birikimi de bankadadır. Kentte durum budur. Köylüyü de son zamanlarda kar amaçlı tarım kredileri ve çiftçiye özel kredi kartlarıyla üretime değil, sömürüye dayalı olan banka düzeninin içine çektiler. 1980 sonrası dönemde hükümet kendi çalışanına aylığını ancak bankadan vermeye başladı, alacağını da banka üzerinden talep etmeye başladı. Bu demektir ki, ülkede el değiştiren mal ve emek bankadan geçer. Üretilen her on liralık katma değerin sekizi bankadan geçer, geçerken bir kısmını orada bırakır. Geçmeyen bölüm “kayıt dışı” adıyla, vergi kaybı bahanesiyle yeni sömürülerin vesilesi yapılır.

Bankalar hiçbir şey yapmaz. Dünyada karşılıksız para basma (=kalpazanlık) ve hiçbir şey yapmadan para kazanma yetkisi yalnızca bankalara verilmiştir. Evet, para sürümü yapan yalnızca TCMB değil, bütün bankalardır. Kişi para basar veya faizli borç verirse hapse atılır. Banka hissedarı atılmaz. Banka size söz verdiği parayı bir “kriz” anında vermeyebilir ve bunun cezasını çekmez. Siz kendiniz “kriz”e girer, bankaya borcunuzu ödemezseniz malınızı mülkünüzü yitirir, hapse atılırsınız. Banka, verdiği krediyi süresi dolmadan isteyebilir, mevduatları ödemeyebilir. Ancak siz borcunuzu erteleyemezsiniz. Küçük yazılarla yazılan kredi sözleşmelerini üşenmez okursanız özetle şu yazar: “Banka hiçbir şey taahhüt etmez, her zaman cayabilir. Müşteri bankanın her dileğini yerine getirmek zorundadır, cayamaz. Anlaşmazlıklarda banka her zaman haklıdır.”

Uluslararası egemenler olan bankalar ABD’nin Bretton-Woods sistemini ve doların altın karşılığını kaldırdığı ve Petro-Dolar döngüsünü başlattığı 1971 sonrasında küresel para dolaşımını dayatmaya başladıklarından bu yana hükümet belli bir tutarı aşan alışverişler için bankayı zorunlu tutar. Arada banka olmadan yaptığınız alışverişi geçersiz sayar, suç sayar. Hükümet vatandaştan borç alırsa düşük faiz öder, bankadan alırsa yüksek. Batarsa yurttaşı kurtarmaz ama bankayı kurtarır. Siz hükümete borcunuzu ödemezseniz hapse girersiniz, banka ödemezse hissedarı hapse girmez.

Durumun felaketini tam olarak kavrayabilmek için yazının sonunda sıraladığım kaynaklara başvurunuz. İktisat okumuş herhangi birine bunları doğrulatabilirsiniz. Aslında karmaşık değil ama bunları okumayanlara bu söylediklerim gerçekdışı veya abartı gelir. Çünkü hiç de gizli olmayan ve bilinen bu gerçekler yığınların tepki göstermesi istenmediği için duyurulmaz. Kitaplarda hepsi yazar yazmasına ama bu biçimde duyurulmaz. Çok, ama çok büyük komplolar “düzenin gereği” sayılır ve bunlara karşı gelenler marjinallikle, hayalcilikle, delilikle, son aşamada ise tehdit oluşturmakla suçlanır. Tıpkı Kuran’da elçilere yapıldığı gibi (piyasa tanrısı: 2:170, 11:54, 37:36; deli: 2:212, 23:70, 68:2; tehdit: 7:123, 10:78, 18:101). Kuran’ın öğretisine tanık olan çağdaş, bu komplonun her yere kök salmış olduğu bir dünyanın içine doğmuş olduğu için güvenip güvenmemek arasında bocalar. Aklıyla onayladığı doğrunun yaşama geçirilemeyeceğini düşünür ve kulağının üstüne yatar. Oysa tanıklığı gizlemek Tanrı katında suçtur (2:283, 4:135…) ve Tanrı katında suç olan her şey yeryüzünde bozguna neden olur. Çünkü Allah kaprisli ve talepkar değildir. Ancak insanın yararına olanı buyurur ve ancak insanın zararına olanı yasaklar (17:7, 29:6, 60:8-9). Nitekim şişerek artışa (Ar. Riba) dayalı bu sistemin bir saadet zinciri olduğunu ve çökeceğini, hatta çökmekte olduğunu anlamak güç değildir. Ben 2007 bankacılık krizini incelemeye başladığımda bunun ayırdına vardım ve tanıklığımı gizlemedim. Faizle ilişiğimi olabildiğince kestim, dinleseler de dinlemeseler de çevremdeki insanları uyarmaya başladım.

Var olan gerçekliğin özeti budur. Ve yazdıklarım özetin özetidir, giriştir, başlangıçtır. Banka, ağzımıza burnumuza, yatak odamıza kadar girmiştir. Yakın gelecekte insanları kelimenin tam anlamıyla köle olarak alıp satacaktır, doğacak çocuklar üzerinde hak öne sürecektir. Bankaya para kazandırarak bu zulme payınızca ortak olursunuz. Gelenekçi kafalar şişerek artan kazancı yasaklayan ayetin (2:278) faiz ödemeyi yasaklamadığı öne sürebilirler. Öyle bile olsa insanın kendine bilerek haksızlık etmesi yukarıda andıklarım gibi yüzlerce ayette açıkça yasaklanmıştır. Hatta hemen bir sonraki ayette (2:279) “böylece haksızlığa da uğramamış olursunuz” ifadesinin yer alması, Kuran bağlısının haksızlığa direnmesinin beklendiğinin en yakın göstergesidir. Üstelik kötülüğe yardım etmek de yasaklanmıştır (5:2). Bunları çok çok az kişi düşünür. Çünkü insanların çoğu okumaz, düşünmez, aklını kalıcı çıkarı için çalıştırmaz.

Unutmadan, “İslami Bankacılık” diye bir şey yoktur. Adı ne olursa olsun bu düzenin içinde para alıp satan her şirket para basar, faiz yer, yedirir. Para ve bankacılık düzeninin nasıl çalıştığını okur, öğrenirseniz bunun hemen ayırdına varırsınız.

Bu bilgiyle yüzleşen kişilerin çoğunluğu duygusal tepki veriyor. Çok büyük kötülükleri öğrenen kişilerin duygusal tepki olarak inkarı seçmesi, üzerinde yeterince çalışılmamış olsa bile ruhbilim kaynaklarında açıklanmış bir durumdur. Kişi duygularıyla düşüncelerini net biçimde ayırmayı öğrenmemişse, aldığı kötü haberin yaşam biçimini, alışkanlıklarını, iyi-kötü yargılarını kökten değiştireceğini sezmişse bu yükün altına girmeyip maruz kaldığı gerçeği unutmayı seçebiliyor. İsteyerek veya istemeyerek kalıcı mutluluğu satıyor, karşılığında üç günlük mutluluğu alıyor. Bu başlı başına bir araştırma konusu ve bu konuya döneceğim.

Şimdi konumuza gelelim. Banka tuğyanından kurtulmak için yapılacak en iyi şey, kırsalda büyük oranda kendine yeten bir yaşam kurmaktır. Çevrecilik veya doğaya uyum sağlama olarak adlandırılan farklı güdülenmelerle de olsa bunu deneyen, başaran az sayıda kişi vardır. Kentte yaşamaya devam edeceksek bir noktada zorunlu olarak banka müşterisi olacağız. Benim gibi bu rezilliğe katkıda bulunmaktan, düzenin bir çarkı olmaktan dolayı vicdan azabı çekiyorsanız ve bundan dolayı Allah’a hesap vereceğinizi düşünüyorsanız size çok kısa birkaç önerim olacak. Birinci önerim kuşkusuz kredi almamaktır. Hiçbir şekilde, asla kredi almayın. Bile bile haksızlığa uğratılmak Müslüman’ın yapacağı iş değildir. Bile isteye haksızlığa uğratılmanın kişi psikolojisi ve ahlakında yaratacağı aşınma ve toplum ölçeğinde yaratacağı türlü olumsuz sonuçlar başka bir incelemenin konusudur. “Zorunda kalmak” kavramı bütünüyle göreceli ve çoğu zaman boş, içine ne koysanız alan bir kaptır. Kendinize karşı dürüst olursanız aslında insanın çok olağanüstü durumlarda acil paraya gereksinim duyacağını bilirsiniz. Buna itiraz edenler derler ki, “en basit gerekler için gereken az miktarda borçları bile eşten dosttan alamıyoruz”. Bu durumun ortaya çıkmasının nedeni de eşin dostun zaten bankaya borçlu olmasıdır. Yakın çevrede hemen herkesin gereksiz tüketimler ve hırslı yatırımlar için bankaya borçlu olması, gerçekten zor durumda olanların da bankadan borç almasına neden olmaktadır. Bu kısır döngüyü kırmak için her aile çevresinde en az bir borçsuz, özgür ve uzgörülü birinin olması gerekmez mi?

Böyle bir durumda kalmamanın en iyi yolu tutumlu olmak, kazandığından az harcamaktır. Kazandığınızdan az harcamak aynı zamanda sizi tutumlu olmaya da yöneltir (7:31, 6:141’e bkz.). Ancak eliniz dar da olsa geniş de olsa paranızın cebinizde gezdirmeyeceğiniz kesindir. Bu noktada birikimimizi faiz düzenine katkı sağlamadan, elimizi kirletmeden saklamanın yollarını bulmamız gerekiyor. Bunun için bazı özet gerçekleri anımsayalım:

  • Bankada para birimi olarak bulunan her kuruş için faiz işletilir, banka bundan para kazanır. Vadeli, vadesiz ayrımı bulanıktır. Vadesiz hesaplar da bir biçimde döngüye katkı sağlar.
  • Borsa dev bir poker masasıdır. Hiçbir değer üretilmez, başkasının parası ütülür. Borsada birinin kazanması için birinin kaybetmesi zorunludur. Borsada kazanılan paranın tek kuruşu hak edilmemiştir.
  • Fonlar ve türev işlemler paradan para kazanmanın yollarıdır. Fonda ve türev işlemlerde kazanılan paranın tek kuruşu hak edilmemiştir.

Bu durumda geriye tek seçenek kalıyor: Fiziksel değerler. Önce şunu söyleyeyim. Gazetede, orada burada yazıp çizen “ekonomist”lerin %99’u dolaylı veya doğrudan, bilerek veya bilmeyerek yalan sözler. Yastık altında altınınız varsa ona iyi bakın, asla bankaya vermeyin. “Durgun değerleri ekonomiye kazandırmak” büyük bir yalandır. Ekonomi sözcüğü sermaye odaklarının çıkarlarını simgeleyen bir şifredir. Sermaye sahipleri ekonomi tanrısının yüksek rahipleridirler. Allah’tan başkasına hizmet etmeyin. Kediye ciğer emanet etmeyin. Kredi sözleşmelerini anımsayın. Özetle, verdiğiniz altını bankadan geri istediğinizde vermeyecektir. “Yastık altında” birikim saklamak banka hesabından daha riskli olmamakla birlikte faiz döngüsüne de girmez. Ancak bunun niceliği çok sınırlıdır. Daha büyük niceliklerdeki birikim için altını yine bankada saklamamız gerekir. Bunun iki yolu var:

1) Fiziki altın alıp kiralık kasa kullanmak,

2) Altın hesabı açmak.

Kiralık kasada bulunan eşya hiçbir biçimde faiz döngüsüne girmez. Kasanın riskleri, sizin yokluğunuzda kasanızın açılabiliyor olması (Ör: Mahkeme yargıcı) ve hükümetin (Ör: Maliye’nin) içeriğine el koyabiliyor olmasıdır. Altın hesabında ise bir şeye dikkat etmek gerekir. Şu anda bankalar başlıca iki tür altın hesabı hizmeti veriyorlar. Bunlardan birisi hesabınızdaki altının işletildiği, yani faiz döngüsüne girdiği tür hesap, diğeri altının fiziksel olarak saklandığı (Ör: İstanbul Altın Borsası’nda) ve genelde bunun için aylık belli bir masrafın alındığı türde hesap. İkinci türü seçerseniz altınınız işletilmez ve faiz döngüsüne girmez. Bankalarda değişik adlar altında altın hesapları var. Bunlardan hangisinin ikinci türe girdiğinden emin olmak için bunu bankanıza açıkça sorun. Üçüncü bir seçenekse borç vermektir. Yakınlarınıza, dostlarınıza faizsiz borç vermekle hem onları kredi rezilliğinden kurtarır, ellerini temizlersiniz, hem de boş duran paranız bir işe yarar, yakın çevrenizin toplam malvarlığı azalmaz. Bu borcun yazılması ve tanık olunması gereklidir (2:282). Bunun riski değişkendir. Ancak size şunu söyleyeyim. Bir kişiyi, bir kez bile olsa bankanın elinden kurtarmanın verdiği arınmışlık duygusunu azımsamayın. Alacağınız dua da cabası.

Kamu harcamalarını, kamu maliyesini ve ekoloji, enerji, nüfus gibi fiziksel koşullardaki değişimleri değerlendirdiğimizde geleceğin bugünden parlak olmayacağını itiraf etmeliyiz. Bunun böyle olmasının nedeni de öncelikle faizdir. Kısa süreli düzelmeler sizi yanıltmasın. Açıkçası, düzen o kadar bütüncül kurulmuş ki, hiç birikim yapmasak bile borç-faiz döngüsüne ucundan kıyısından giriyoruz. Faiz almıyor olmak, faiz düzenine katkıda bulunmuyor olmak anlamına gelmiyor. Kazancına leke sürmemek, kendini kapitalizmin yapışkan pisliklerinden ve uygarlığın çöküşünde pay sahibi olmaktan –ki yenilir yutulur bir şey değildir– olabildiğince korumak isteyenler dikkat etmeliler. Kuşkusuz en güzeli gereksinim fazlası birikim yapmamak ve Tanrı rızası için yani önce toplumun iyiliği, sonra kendi iyiliğiniz için harcamaktır. Ancak ev, eğitim, iş kurmak gibi gelecekte gerçekleşeceği beklenen pahalı gereksinimler giderilene kadar birikim yapmak kaçınılmazdır.

Bu yazıyı geçen ay hazırlamıştım ancak buraya koymadan önce Süleymaniye Vakfı’nın Kitap ve Hikmet dergisinin Faiz konulu yeni sayısını bekledim. Prof. Bayındır bankacılık sisteminin nasıl çalıştığını anlamış birkaç ilahiyatçıdan biri. Ancak bildiklerini sunuş biçiminde ve takımının konuyu ele alış biçiminde aksayan yönler var. Vesileyle çok kısa bir eleştirisini yapayım. Kütüphanelerde “İslami bankacılık” benzeri adlandırılmış ne bulursam karıştırıyorum. Çoğunun zayıf noktası faizin neden kötü olduğunu açıklamamaları. Kuran’a göre bir şey Allah yasakladığı için kötü olmaz, kötü olduğu için Allah onları yasaklamıştır. Dolayısıyla Kuran bağlılarının dogmatiklikten kurtulmaları ve dinin düşünmeyen aptallar için olduğu propagandasını kırmaları için faizin neden kötü olduğunu açıklayabiliyor olmaları gerekir. Zaman bulduğumda bununla ilgili matematiksel bir sunum yapmayı düşünüyorum. Bu kaynaklardaki ikinci sıkıntı mantıklı bir geri ödeme yaptırımı önermemeleri. Çünkü gecikme faizinin geri ödeme yaptırımı olarak da işlevi var ve faizsiz borçlarda gecikme için uygulanabilir bir yaptırım gerekiyor. Kitap ve Hikmet’te gözlerim bu iki temel sıkıntıya değinen birkaç satır aradı ama bulamadı. Kuran, bağlılarına umutsuz olma hakkı tanımıyor. Faizsiz bir düzen, ancak olabilirliği bilimsel olarak gösterilebilirse var olabilecek. Bunun için de çok çalışmamız gerekiyor. Var olan düzenin haksızlığının derinliği yüzeysel bakışta anlaşılmıyor. Okumak ve incelemek gerekiyor. Okuyup anlayanlarda, özellikle genç olanlarında bir şeyleri yıkmak, “devirmek” istemek gibi denetimsiz ve ölçüsüz hırslar ortaya çıkabiliyor. Bu yaralı gönüllere yıkarak değil, ancak yaparak yol alabileceğimizi anımsatmamız gerekiyor. Yüksek binalar bile balyoz darbeleriyle değil, bilgisayar simülasyonlarıyla doğrulanan ince hesaplarla yıkılır.

Herkese faizsiz, onurlu, arındırılmış kazançlar dilerim.

Kaynaklar

Türkçe kaynaklar:

  • Dünyayı ve Onun %5’ini İstiyorum.
    relfe.com/plus_5_turkish.html
  • Bankacılık Sistemi ve Dünyayı köleleştirmek için 10 ipucu!
    youtube.com/watch?v=0jG_JXa-sCY
  • Borç Olarak Para
    youtube.com/watch?v=UDd4BrmLunw
  • Borca Dayalı Para Sistemi
    drcetiner.org
    metegundogan.com
  • Enerji – Ekonomi – Ekoloji ilişkisi, herkesin anlayacağı düzeyde
    cokus.wordpress.com/2009/05/27/kesisen-yollar-ekonomi-ekoloji-enerji/
  • Paranın Efendileri (bankanın ve para sisteminin utanç dolu tarihini anlatan belgesel film)
    youtube.com/watch?v=lxr3_BGF-_g

İngilizce kaynaklar:

  • Federal Reserve Comics (ABD Merkez Bankası’nın yayınladığı eğitim dizisi)
    newyorkfed.org/publications/result.cfm?comics=1
  • Chris Martenson’s Crash Course (sunum, İngilizcesi olan her Kuran bağlısı görmeli)
    peakprosperity.com/crashcourse
  • The Federal Reserve, 1934, Kongre üyesi Louis McFadden’ın konuşması (internette bulunabilir)
  • The Banker’s Conspiracy (Living Age Magazine Feb 1934) – Arthur Kitson (kitap, internetten indirilebilir)
  • Capitalist Conspiracy: An Inside View Of International Banking (kitap)

Edinemediğiniz kaynakları size ulaştırabilirim. İngilizceniz yoksa olanaklarınızı zorlayarak öğrenmenizi tavsiye ederim. Çünkü bir internet kullanıcısının İngilizce bilmemesi, internet içeriğinin hemen hemen yarısına ulaşamaması demektir.

Reklamlar

Kuran Bağlısı Birikimini Nerede Saklar?” üzerine 15 yorum

  1. İçim titredi

    4:97 Kendilerine zulmedenlerin canlarını alırken melekler: “Ne halde idiniz,” derler. “Bizler yeryüzünde ezilmiş kimselerdik,” diye cevap verirler. “ALLAH’ın yeri geniş değil miydi ki oralara göç edeydiniz,” derler. Onların yeri cehennem. O ne kötü bir dönüş noktası.

  2. Selamlar, ben 16 yaşındayım. Burayı tesadüfen buldum fakat severek okuyorum. Yazınızdaki titizlikten ve verdiğiniz emekten ötürü sizi tebrik ederim.

    Paragraflardan birinde “Kuran’a göre bir şey Allah yasakladığı için kötü olmaz, kötü olduğu için Allah onları yasaklamıştır.” cümlesi geçiyor. Bu, bildiğim kadarıyla İslam felsefesi tarihi boyunca tartışılagelmiş bir mesele. Ben de sizin gibi emir ve yasakların mantıki temellere dayandırılarak açıklanmasından, böylelikle de dinin dogmatik, üzerine düşünülmemesi gereken kurallar üzerine bina edilmediğini; tam aksine öncelikle insanın beynine hitap ettiğini göstermekten yanayım. Ancak bu anlayışta eleştireceğim, daha doğrusu bende yarattığı kafa karışıklığından dolayı sormak istediğim bir nokta var: Yahudilik’te bulunan Cumartesi yasağını ne yapacağız? Karmaşık ekonomik modellerin derinine inerek faizi aydınlattık, onu çözdük, bunu hallettik ama “Cumartesi günleri çalışmamanın insan sağlığına faydaları” biraz komik durmuyor mu? Bu emrin de tahrif edilmiş kısımlara denk geldiğini, Allah’ın böyle bir emir hiç koymadığını söyleyebiliriz fakat kimseyi tatmin edeceğini zannetmiyorum. Cumartesi günleri çalışmanın neresi bilimsel olarak kötüdür ki bu eylem yasaklanmıştır?

    Ek olarak, öne sürdüğünüz düşünceye bir eleştiri daha yapayım. Tanrı bir eylemi kötü olduğu için yasaklar, diyorsunuz. Bu mantık bizi “iyi ve kötü” kavramlarını olağanüstü yüceltmeye götürmez mi? Öyle ki, Tanrı bile bunlara tabi oluyor. Onları yaratan zaten kendisiyken, gönderdiği kitabın her bir satırında yarattığı kavramlara riayet etmeye çalışıyor. “İyi ve kötü”, Tanrı’nın bile davranışlarına yön veriyor.

    İfade etmesi zor bir konu olduğu için beceriksizliğimi mazur görün.

    Kolay gelsin.

    • Birinci sorunun yanıtı aslında uzun. Yorum bölümüne sığdırmaya çalışmak haksızlık olur. Ancak bu konuya apayrı bir yazı adamak istemiyorum çünkü yazılar kısa da görünse yazmak çok zamanımı alıyor. Sizin sorunuz nitelik bakımından üst düzey olsa da şimdilik sık sorulan sorulardan biri değil. Dolayısıyla ayrıntılı ve çok yönlü bir irdelemeyi daha sonraya bırakmak istiyorum. Size hazırlıksız vereceğim yanıt kısaca şu olur:

      Kuran bize bu konuyla ilgili yeterli bilgi vermiyor. Bu, kitabın eksik olduğu anlamına gelmiyor. Kitabı çalışırken her cümlesini “Bunu bize neden söylüyor?” sorusunu yönelterek okumamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu bir edebi eser değil, okuyucunun bundan bir lezzet alması veya güzel bir boş zaman uğraşı olması gerekmiyor. Hoş, gelenekçiler buna da karşı çıkacaklardır. Kitap diliyle, söyledikleriyle ve söylemedikleriyle son derece ekonomik. Girmediği ayrıntıya girmemesinin nedeni bu ayrıntının kesinlikle gerekmemesi de olabilir, bu ayrıntıyı ne istediğini bilerek kovalayacak denli üst düzey bir okurun zaten yanıta ulaşabilecek yetenekleri edinmiş olması da olabilir. Cumartesi yasağının nedenini ben de merak ettim ama Kuran’da bu yanıtın bulunup bulunmadığını merak etmedim. Sözgelimi abdest ayetlerinde abdestin amacından hiç söz edilmiyor. Kitabın kalan bölümünde de abdestin amacına yönelik bir ipucu göremiyorum. Ancak kitabın nedenini bildirerek buyurduğu veya yasakladığı eylemler var. Bunların iyiliğine veya kötülüğüne tanık olduğumuz için (zina, hırsızlık, sözden dönmek vb.), her buyrukta bir gerekçe aramak ve bulamayınca o buyruğu inkar etmek gibi bir takıntının gereksiz olduğu yargısına varabiliyoruz. Sonuçta bu kitabın muhatapları doğru bir söz işittiklerini ancak içeriğinden yola çıkarak anlayabildiler, Muhammed’in onları ikna edecek mucizeleri yoktu. Bu, size güven vermeyi başarmış bir kişinin gerekçe bildirmeden yönelttiği isteklerini de gönül rahatlığıyla yerine getirmeye benziyor. Örneğin anneniz size anneniz olduğunu kanıtlamak için hiç bir şey yapmamıştır ama belli bir yaşa kadar o ne dese gözünüz kapalı güvenirsiniz. Elçinin sözü olduğuna güvendiğimiz kitabın gerekçe bildirmediği buyruklarına da uymamız beklenir. Gerekçesi merak edilir, sorgulanır, ama buna ulaşılamaması olasılığı hep vardır ve bu inkar nedeni olmaz. Sonuçta kitap “görmedikleri şeyin” varlığına güvenenlere yol göstereceğini söylüyor.

      Cumartesi yasağının olası nedenlerini ancak kestirebiliriz, tartışabiliriz. Örneğin Kuran’da İsrailoğullarının dünya nimetine çok düşkün oldukları, bu durumun onları yoldan çıkardığı bildiriliyor. Kendi gözlemlerimiz de bunu doğruluyor. Kazanç için çok çalışmaları, aşırı çalışmaları, ara vermeden çalışmaları ve yaşamlarının amacını unutmaları, yedi günde bir ara verip zihinlerinin dünyalıkla meşgul olmadığı bir süre yaratma amacı olabileceğini düşündürüyor. Çünkü insanın dikkatinin de 24 saatlik enzim ve hormon ritmine benzer biçimde dalgalanıyor olması olası. Gündüzün harala-gürelesi içinde insan Tanrı’yı, yani iyi ve yüce değerleri geçici olarak unutabiliyor. Gündüz zaman ayıramayana “gece kalk ve çalış” denmesi, geçimlik uğraşla bölünmemiş zamanlar olan sabah ve akşam Kuran çalışmanın öğütlenmesi bu dikkati toplama gereksinimi yüzünden olabilir. İsrailoğlunun bir şey kendisini durdurana dek dünyalık için çalışacak olması, ona en fazla altı gün üst üste çalışma izni verilmiş olmasının nedeni olabilir. Ki yedincisini yemek bile hazırlamadan geçirsin. Belki de Tevrat’ı adam akıllı çalışmalarını sağlamanın ve/veya hırslarına gem vurmanın, “motoru soğutmanın” yolu buydu.

      Tevrat yürürlükten kaldırıldığı için Cumartesi yasağı gibi özellikli ve ilginç bir kuralın nedeni Kuran’da bildirilmiyor da olabilir.

      Benzer biçimde tırnaklı hayvanların veya iç yağının neden onlara yasaklandığı ama ötekilere yasaklanmadığı da sorulabilir. Eğer bunlar orijinal Tevrat’ta yasaklandı ise hiç bir fikrim yok. Eğer bunlar bozuk Tevrat’ta yasaklandı ise bu bir cezadır ve yaşamlarını zorlaştırmanın ötesinde arkasında mantıklı bir gerekçe aramak gerekmiyor. Bozuk Tevrat’ta, yani Tapınak’ın yıkılışından sonra kaybolup giden Tevrat’ı hahamların kendi elleriyle yeniden yazmaları sırasında bunlar yasaklandı ise Allah’ın bunu “yasakladık” olarak anmasını garipsememeli. Çünkü aynı kalıp (harremna aleyh) bebek Musa’ya “süt annelerini yasakladık” ayetinde de kullanılıyor (28:12). Bu ayet “yadırgamasını sağladık” olarak çevrilebiliyor ve anlaşılabiliyorsa 4:160 ayeti de şöyle anlaşılabilir:

      “Yahudilerin yaptıkları haksızlıklar ve birçok kişiyi Allah’ın yolundan alıkoymaları yüzünden, helal olan temiz şeyleri yadırgamalarını sağladık.”

      İnkar etmeyi sürdüren yüreği mühürlediği gibi, Allah Yahudilerin gerçekdışı şeyleri benimsemelerini vahiy yoluyla değil, metinlerinde bozulma olmasına izin vererek sağlamış olabilir. Nitekim Roma ordusunun Filistin’e saldırdığı ve Tapınak’ı yıktığı bu evreni yaratan da Allah’tır (17:5). İnkarcı nasıl kendi iradesi ve seçimiyle kendi yüreğini mühürlüyorsa, yanlarında Tevrat’ı bulunduran toplum da kendi iradesi ve seçimiyle kendisine temiz şeyleri haram etmiştir, her kuşakta yeniden ve yeniden haram etmektedir. Allah her eylemin öznesidir. Bu elbette benim aklıma en yatkın gelen açıklama. Konuyu tartışan kaynaklara rastlarsanız beni ve öbür okurları da haberdar etmenizi rica ediyorum.

      İkinci sorunuza geleyim. Buna yanıt vermek için Tanrı’yı tanımlamam gerekiyor. Övgü’nün (EL Hamd’ın) Allah’a özgü olduğu bildirisini, Allah’ın övgüsünün abartılamayacağı tek varlık olduğu olarak anlayabilir miyiz acaba? Tanrı’nın dışında her şey sonlu ve ölçülü ise her şeyin övgüsünün bir sınırı olmalı. Bu, Tanrı dışındaki her şeyin tanımlanabileceği, sınırlarının bilinebileceği veya bir başka deyişle tür adlarla adlandırılabileceği anlamına gelir. Tanrı’yı ise bir tür adla anmak olanaksızdır. O, “tanrılardan bir tanrı” değildir, olamaz, yalnızca özel addır. Tanrı dışındaki her şey için “X bir Y’dir” biçiminde tanımlama yapabiliriz. Evren için bile bunu artık yapabiliyoruz. “Evrenimiz, olası sonsuz sayıda evrenden yalnızca biridir” gibi cümleler kurabiliyoruz. Ama aklıbaşında hiç kimse Tanrı için bu cümleyi kurmaz. Tevrat’ın ünlü “Ben O’yum” veya “Ben Ben’im” (İng. “I am who I am”) ayeti orijinal ayetlerinden biri olabilir. Bu ifade belki de o zamanlar “Ben hiç bir şeye benzemiyorum” veya “Beni ancak benim adımla tanımlayabilirsin” anlamına geliyordu. Yani tür adlarla adlandırılamayacağı ve nitelenemeyeceği… Bunları söyledim çünkü Tanrı’yı iyilik kavramı üzerinden anabiliyor olmamız gerekir. Yeryüzünde iyiliğin bir sınırı vardır. Tanrı ise sınırsız iyidir. Çünkü bizim iyiliklerimizin tersine, onun karşılaştırılabileceği eşdeğer bir kötülük yoktur. “Allah göklerin ve yerin ışığıdır” ve benzeri ayetlerden bu çıkarsama yapılabilir. Öyle iyidir, öyle iyidir ki, buna ne kafamız basar, ne de bunu abartabiliriz. Övgü’sünü abartamadığımız gibi kendisine yakıştırılan iyi nitelikleri de (Kuran bunlara sıfat değil ad diyor) abartamayız ki ikisi aynı şeydir. Denebilir ki Allah iyiliğin kendisidir. “Yalnızca iyiliğe kulluk eder, yalnız iyilikten yardım dileriz” dediğimizde bir anlam daralması oluyor elbette, ancak bir anlam bozulması olduğu söylenemez diye düşünüyorum. Ne var ki bu ölçülebilir ve sonlu bir iyilik değildir. İlginç, İngilizce konuşan uluslar God yerine Goodness da derler. Durum böyleyken Tanrı’nın iyilik koşuluna boyun eğdiğini söyleyemeyiz. İyiliği var eden (ve onu kötülüğe üstün eden) kendisidir. “Yarattığı kavramlara uyması” bence bir çelişki oluşturmuyor, çünkü zaten dilediğini yaratıyor.

      “…Rahmeti, kendi üzerine yazmıştır…” 6:12
      “…Kuşkusuz, efendimin yolu dosdoğru olandır!” 11:56

      Bu ayetlerde de Allah kendini kısıtlıyor veya kendi koyduğu kurala “uymak zorunda kalıyor” değildir. Bu ifadeler zaten Allah’ın kendi dileğidir. Bir şeylerden geri kalıyor veya yapmak istediği halde yapamıyor değildir. Bu zayıflıklar yaratıklar için geçerlidir, kendisi için değil. “Tesbih et” biçiminde başarısız biçimde çevrilen buyruk da “Tanrı’nın adını yüksekte tut, lekeleme, alçaltma, arındır” anlamına geliyor. Sık yinelenen “Onların yakıştırdıklarından uzaktır” bildirisi de aynı yere işaret ediyor.

      Soruyu ifade etmek zor, yanıtlamak daha zor. Sanırım derdimi anlatabilmek için yukarıda ileride cımbızlanarak bana karşı kullanılabilecek bir kaç cümle kurmak zorunda kaldım. 🙂 Umarım soruyu doğru anlamışımdır.

  3. Merhabalar .1.Tokiden taksitle ev alanlar bankalar aracılığı ile borçlarını yapilandiriyorlar.Sonuçta tefe tufe oranında artış yapsa da tokiden vazgeçip banka ile iş yaptığınızda yarıya yarı fazla para ödemekten kurtuluyorsunuz.Soru:Toki bankadan daha faizci bir yapıda değil mi.2.Kağıt üzerinde tefe ve tufe den daha fazla kazandığı düşünülen bankalar toki olayında olduğu gibi ise tefe ve tufe de sanal bir yapı mıdır. 3.Altın diyorsunuz.Altını aldım diyelim. 100 gr altin.bugün 15 000 lira yarın birdenbire 20 000 oluyor.Yıllar yılı getiri hesabına bakılınca altında ,dolarda faize göre kat ve kat daha fazla kazandırmış. Faiz kabaran karşılıksız emeksiz fazlalık ise ;aslında bu sayılanların hepsi faiz kavramina girmez mi.sonuçta kuranda da riba yazar. Ka tilım bankaları da bizde faiz yok,kar payı var der.Ayrıca günümüzde rant ekonomisi de bir nevi faizcilik değil midir.Birbirini tetikleyen ve sonuçta toplumsal yapının tamamını karşılıksız emeğe dönüştüren ve sonuçta şu anda olduğu gibi,üretmeden geleceği borçlanarak tüketen ve yarın bir gün duvara toslayacaginin farkında olmayan bir toplum.Allah sonumuzu hayr etsin.Saygılarımla.

    • Bir satıcı vade farkı alıyorsa paraya zaman değeri biçiyor demektir. Paranın zaman değerine faiz deniyor. Kuran’da riba sözcüğünün kullanılışına ve sözlükteki karşılığına baktığımda durduğu yerde kabaran şeyi anlattığını görüyorum. Onun için de yalnızca banka faizini değil, emlak kirası gibi, vade farkı gibi, rant dediğimiz şeyin her türlüsünü içine alması gerekiyor.

      Enflasyonun nasıl hesaplandığı ayrı bir konu. Son birkaç yıla dek enikonu güvenilir bir biçimde hesaplanıyordu. 90’larda, yanılmıyorsam Clinton döneminde ABD istatistik enstitüsü enflasyon formülünü her yıl değiştirmeye ve düşük sayı çıkarmak amacıyla türlü hesap oyunları (hileleri) yapmaya başladı. Bizdeki hükümetler ABD’yi taklit ettiğinden olsa gerek, AKP hükümeti TÜİK’e buna benzer bir yetki verdi ve her yıl formülü değiştirmeye başladılar. TÜİK sitesinde güncel aylık enflasyon verilerini güzel güzel sunuyorlar ama formülü açıkça yazmıyorlar. Sepetin nasıl oluşturulduğunu sitenin derinlerinde bir yerde buluyorsunuz ama önceki yıllar nasıl hesaplanmıştı, onu bulamıyorsunuz. Ben özellikle araştırmadım, belki araştırıp ortaya koymuş olan vardır.

      Soru eğer enflasyonun olduğu yerde enflasyon kadar faizin yasal olup olmadığı ise, bu soruyu yanıtlayabilmek için doğal olarak enflasyon duyurularının güvenilir olup olmadığını konuşmak gerek. Bu da bizi enflasyon formülünün gerçekçiliğine getiriyor. Enflasyon formülü satın alma gücündeki değişimi gerçekçi olarak yansıtmıyor ise, satın alma gücünü ölçecek bir çıpa arıyoruz. Bu çıpa altın, gümüş gibi az bulunan madenler olabildiği gibi, petrol gibi uygarlığın temel yapıtaşı olan bir mal da olabilir. Buğday, mısır gibi insanlığın yapı taşı olan bir mal da olabilir. Bunların hangisinin fiyatının satın alma gücünü temsil ettiği tartışılır. Karma banka fonlarında olduğu gibi, bunların bir bileşiminden mini bir enflasyon endeksi de yapabiliriz. Paranın değer kaybını bu endekse göre belirleyebilir, sözleşmelerimizi bunun üzerinden yapabiliriz. Ben bunun riba olacağını sanmıyorum. Ama bankanın mevduata ve yatırım fonuna ve altına verdiği faiz kesinlikle böyle bir niyet ve mantık gütmüyor, buna dikkat edin. Banka o parayı ve fonu birilerinin parasını haksız yere emmek için araç olarak kullanıyor, elde ettiği karı da sizinle kırışıyor. Siz bankanın haksız yoldan elde ettiği kazançtan pay almış oluyorsunuz, yani kötülüğe ortak olmuş oluyorsunuz, yani hak etmediğiniz bir artışı almış oluyorsunuz; konumuz özelinde de kabaranı almış oluyorsunuz. Oysa paranızla örneğin tarla satın alsanız tarla, tarla olarak kalsa (imara açılıp rant üretmese), enflasyon karşısında değerini az çok koruyacağı için varlığınız durduğu yerde kabarmış olmaz. Altını da aynı mantıkla öneriyorum, başka bir amaçla değil. Petrol, buğday da alabilirsiniz ama elinizde tutamazsınız. Banka da sizin yerinize petrol ve buğday alsa, bunların değeri durduğu yerde artmayacağı için kar elde edemez, size de pay veremez. Bankacılığın var olabilmesi için bir yerlerden para bulup size de pay etmek zorunda. Yani birilerinin elindeki parayı alacak, birilerinin emeğini ve hakkını yiyecek ki size de pay verebilsin. Bu kadar yalın cümlelerle anlatınca insanlar inanmak istemiyorlar çünkü böyle aşağılık bir sistemin yasal olamayacağını düşünmek istiyorlar. Yani soğuk ve sert gerçeği kaldıramıyorlar.

      Zaten elinizde tutmanız ancak bir harcama niyeti ile harcamak üzere iyi bir şey olabiliyor. Kuran harcamamak üzere ekonomik değer biriktirmeyi yasaklıyor. Nitekim ekonomik sistemlerin nasıl çalıştığına biraz dikkat ettiğimde, bunun neden yasak olduğunu anlıyorum, çünkü toplumun ekonomisine zarar veriyor, maddi gönenç düzeyini düşürüyor.

      Altında kısa vadede enflasyonun çok üstünde değer artışı görülürse, bu karı nakde çevirmemek gerekir diye düşünüyorum. Söylediğim gibi paranın değerini koruma amaçlı satın alabileceğimiz, yani banknotların yerine edinmeyi seçeceğimiz malların hiçbiri kusursuz değil. Zaten doğada kusursuzluk diye bir şey yok, maliyede neden olsun?

      Dövizi hiç önermedim. Paranızı dövizde tutunca banka faizi almış olmuyorsunuz, evet ama bu kez başka bir haksız kazanç elde etmiş oluyorsunuz. Kurban yazımı okuduysanız dövizin değerinin ülkenin dış ticaret açığıyla ilgili olduğunu orada yazmıştım. Ülke sattığından fazla mal aldığı için döviz açığı oluşuyor, bu açık da faizle dövizli borç satın alarak kapatılıyor. Aslında hiç kapanmıyor çünkü sizin ödeme günü geçmiş kredi kartınıza yaptığınız gibi, daha fazla borç alarak önceki borç çevriliyor. Yani çoluk çocuk ayfon dokuz alabilsin diye, parası olanlar otomobillerini yenilesinler, deposunu doldursunlar diye, AVM’ler gereksiz yere elektrik tüketebilsinler diye, durmadan artan nüfusa yeni binalar yapılabilsin diye borç hiç durmadan artıyor. Faiz yükünü ithal ürünleri satın alanlar değil, bütün ülke paylaşıyor. Ve iflas gerçekleştiğinde ithal ürünleri satın alanların değil, bütün ülkenin malına el konuyor, özelleştirmelerde olduğu gibi. Dolayısıyla elinizde döviz tutarak dövize talebi artırmış ve böylece bu döngünün veren tarafından alan tarafına geçmiş oluyorsunuz. Yani Türkiye ithal ürün alabilsin diye hazinenin sattığı bonoyu satın alarak ülkenin emeğini sömüren bir avuç adamın kârına minik bir oranda katılmış oluyorsunuz. Banka faizine değil, başka bir sömürü döngüsüne sömüren tarafta katılıyorsunuz. Bence pek bir şeyi değiştirmiyor ama dolaylı olarak bu da banka faizi sayılabilir çünkü bonoları zaten bankalar satın alıyor.

      Rant ekonomisi de faizciliktir, evet. Benim apartman dairesi satın almamış ve almayacak (en azından piyasa değerinde satın almayacak) olma nedenimdir. Çünkü satın alarak yapsatçıyı finanse etmiş oluyorum. Yap-sat sistemini finanse etmeyi pek çok açıdan ahlaki bulmuyorum. Ama konumuz özelinde bu sistemin faiz döngüsünü körüklediğini söyleyebilirim. Şöyle ki, bankaya borçlanmaya ve faiz ödemeye gönüllü kişilerin sayısı arttıkça yapsatçılık artıyor. Yapsatçılık arazi rantını arttırıyor, yani arazi “kapatmış” olanların yiyeceği rantı siz yapsatçı üzerinden ödemiş oluyorsunuz. Yani sisteme onay vermiş, “bu rant senin hakkındır, buyur al” demiş oluyorsunuz. Bankaya borçlanmaya gönüllü kişilerin bulunması arazi rantını, arazi rantı bankanın kazandığı faizi körüklüyor. Faiz oranı üzerinden anlatmıyorum çünkü yukarıda söylediğim gibi, faiz oranının enflasyonun altında veya üstünde olması bu alışverişin haksızlığını değiştirmiyor. Dediğiniz gibi, birbirini tetikleyen rant öğelerinin varlığında faizden bütünüyle arınmak bence olanaksıza yakın. Ama bu, olabildiğince arınmaktan geri durmamızı bağışlatacak bir şey de değil. Kötülüğün de, iyiliğin de büyüğü, küçüğü vardır. Büyüğünden kaçabiliyorken kaçmıyorsam bağışlanmak için hiç bir gerekçem kalmıyor demektir. Gerekli gücü kendimde bulabilsem köye gider, bahçemi eker, tavuk besler ve banknot kullanmadan yaşamayı denerdim. Salt ribadan arınmak için kentin bütün nimetlerinden vazgeçmeye değer.

      Sunduğum seçenekleri beğenmiyor olmanız benim kabahatim değil. Faizsiz bankacılığın bile faizli olması benim kabahatim değil. Bu, şeytanın adımlarını izleyenlerin kabahati; hepimiz izlediysek hepimizin kabahati. Birikimini enflasyona karşı korumak ama haksız kazanç elde etmek istemeyenler için bir tür yatırım sandığı oluşturma olanağı hükümetlerin elinde hep vardı, hala var. Ama olanakları kullanıp bu sistemleri oluşturmadıkları, hatta önerileri yok sayıp muhalif fikirleri örtbas ettikleri için insanlar var olan sistemin dışında bir yaşamın var olabileceğini düşleyemiyorlar. Ondan sonra da “faizsiz düzen imkansız” gibi saçmalıklar söylüyorlar.

      Yanıtlarım tatmin etmiyor olabilir. Onun için kafanıza takılan veya ters gelen noktaları bildirmenizi rica ediyorum. Daha iyi yanıtlar hazırlamama katkısı olabilir.

  4. Yazdığınız cevap için tesekkur ederim.Kuran baglisi birisi olarak elestirim tavsiyelerinize degil.Sistemin carpikligina vurgu yapmak.Zaten kurani okumayan ,sorgulamayan,düşünmeyen ,bu konularda fikir uretmeyen insanlarin bu faizli yapiyi anlamalarina imkan yok.Aynı durumu salat kavrami icinde goruyorum.Allahin salat kavrami icinde kuranda bahsettigi konulari insanlar anlayabilse,salat toplum tarafindan anlasilabilse,toplum Allahin dedigi gibi salat etse,vahyi okusa,anlasa,anlatsa,yaşasa ve bu hayati boyunca surekli devam etse,Allahin yazili ayetleri ile yarattigi ayetleri fitratini baz alarak yaşasa ,yükümlülüklerini kavrasa gerçeğe ve doğruya ulaşir diye düşüñüyorum.İşte yönünü kurana donmeyen kurani yasamayan anlamayan toplumun salati getirdiği nokta kendi benliğini uydurmalara,ritüellere açması ve böylelikle Allahin emr ettiği yükümlülükleri değil de Allahin dosdoğru yolunun üzerine oturan şeytanın vahyettiklerini yaşaması, gercek salatin yitip gitmesi ile de ekonomik sistemden,eğitime, sagliktan ,trafiğe tum toplumun bu şeytani sisteme tamamen teslim olmasi.İşte tam da bu noktada sorunu tespit ettikten sonra ne yapmaliyiz sorusu ve cevapları karşımıza çıkıyor.Zaten kuranı anlamaya çalışan ,düşünen, çıkış yolu arayan,durum tespiti yapan insan sayısı okadar az ki ….Toplumun içinde zaten yoklar.Sadece sanal alemde bir kaç değerli dost.Onun için sizi ve sizin gibi birkaç tane kurandan süzülerek ,damitilarak ortaya çıkarılan hikmetli yazıları ve bu kuran okurları ve bagimlilarinin eserlerini beğenerek takip ediyorum
    Sitedeki bütün yazılarınızı okudum.Her ay düzenli olarak yazdığınız yazıları dört gözle bekliyor, okuyor,arkadaşlara tavsiye diyorum. Saygı ve selamlarimla,Allaha emanet olunuz.

    • Ben sitenizi yeni Keşfettim.Çok güzel bilgiler ediniyorum.Fakat sâlat konusunu neden anlamadığınızı anlayamıyorum neyse.Ben Kuran merkezli yaşayan bir insanım elh.Eğitimden,yargıya vs.aklınıza gelebilecek her türlü güncel yaşamım da Kurana uygun yaşamaya çalışıyorum.Bende söylediğiniz gibi kırsal bir alana gidip kendim herşeyden iyice uzaklaşıp yaşamak istiyorum.Bu dünyadan Müslüman olarak ayrılan müthiş bir başarı yakalamıştır bana göre.Öyle insanların sayısı da emin olun çok az olacaktır. Allahu Alim.

        • Salât farklı manaları olan bir kelimedir.Bu kelimenin ikame ile birlikte gelmesi namaz olarak bildiğimiz ibadetimiz olarak ortaya çıkıyor Kuran’da çünkü, abdest ayeti ve savaş anında yapılacak namaz,kibleye yonelmek bunun delilidir.Budan bahsediyorum.

          • Maalesef “ikame” ile birlikte kullanılması asıl en azından bu kullanıma sahip ayetlerde “namaz” anlamına gelemeyeceğini bize gösteriyor. Çünkü “akimu” gramer olarak “bir şeyi ayakta tutmak” demek. Konuyu ayet ayet detaylı olarak web sitemde incelemeye çalışıyorum.

    • Sistem o kadar çarpık ve bozuk ki elimizden insanlara anlatmaktan başka bir şey gelmiyor. Ve kendi hayatımda da uyguladığım ve ben bir birey olarak dinimden sorumlu olduğum için (insanlar yapmıyor biz ne yapalım olmuyor diyemeyiz)eğitim alanları denilen okullara gitmiyorum, yargılarını kabul etmiyorum çünkü adaletsizler ve çünkü Rabbimiz tagutları inkar edin diyor ve aranızdaki ihtilaflari Allaha ve Resulüne götürün diyor.Faizden bankalardan tamamen uzağım.Bunun gibi kendiniz çıkış yolları bulmanız gerekir yoksa mazur olmayacak kimse…

    • Paranın değerini koruma amaçlı kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bir yorum yapacak kadar ayrıntılı bilgi sahibi değilim. Ama en azından bugüne dek değeri enflasyonun çok üzerinde arttığı için durduğu yerde kabaran bir şey, yani riba sayılır. Bir de üretimi için çok yüksek maliyetli işlemcilerin durmadan elektrik tüketerek çalışmak zorunda olması çok savurganca. Paranın üretimi mümkünse sıfır maliyetli olmalı. Senet veya sözleşme üretmek için neredeyse hiç enerji veya kaynak harcamıyoruz, parayı üretmek için neden harcayalım?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s